ABD Başkanı Donald Trump’ın girişimiyle, Gazze’nin yeniden inşası için bir komisyon oluşturulduğu duyuruldu.
Açıklanan üyelere bakıldığında tablo dikkat çekici:
Marco Rubio,
Steve Witkoff,
Jared Kushner,
Tony Blair,
Marc Rowan,
Ajay Banga,
Robert Gabriel...
Siyaset, finans, küresel yatırım ve teknokratik diplomasi dünyasından gelen bu isimlerin ortak özelliği açık: Kriz yönetimini para, fon ve proje üzerinden okuyan bir zihniyet.
Masada para var.
Masada yatırım var.
Masada inşaat, altyapı ve yeniden yapılanma tecrübesi var.
Ama masada kritik bir başlık eksik değil; bilinçli olarak dışarıda bırakılmış:
Güvenlik.
Özellikle de dış güvenlik.
Bu komisyonun kurgusunda, Gazze’nin dış güvenliğinin fiilen İsrail’e bırakıldığı görülüyor. Hava sahası, deniz, sınırlar ve askerî kontrol, zaten İsrail’in elinde kabul ediliyor; uluslararası güçlerin rolü ise bu durumu tahkim etmekten ibaret düşünülüyor.
İşte mesele tam olarak burada kilitleniyor.
Bir şehri yakıp yıkan, binalarını yerle bir eden, sivilleri hedef alan bir aktör; o şehirde yaşayan insanlar için nasıl “dış güvenlik sağlayıcısı” olabilir? Bu, yalnızca ahlaki bir çelişki değildir. Akılla, sosyolojiyle ve tarih tecrübesiyle de izah edilemez.
Güvenlik, sadece silahların susması değildir. Güvenlik, en azından tarafsız kabul edilen, tehdit üretmeyen bir güç algısı gerektirir. Oysa Gazze için İsrail, güvenlik değil; bizzat tehdit kaynağıdır. Bu durumda ortaya çıkan şey güvenlik değil, zorla dayatılmış bir sessizliktir.
Sessizlik ise barış değildir.
Bu model, bölgede sorunu çözmekten uzaktır; çünkü güvenliği, sorunun asli faili üzerinden kurmaktadır. Katilden gelen güvenlik, toplumu korumaz; travmayı kalıcılaştırır. Böyle bir düzen, kısa vadede sokakları susturabilir ama uzun vadede öfkeyi derinleştirir.
Tarih bunun örnekleriyle doludur. Güçlü askerî çemberler kurulur, “istikrar sağlandı” denir. Yatırımlar başlar. Ama şu soru cevapsız kalır: Bu güvenlik kimin için?
Gazze için bugün konuşulan “yeniden inşa”, bir barış projesi değildir. Bu, yatırım güvenliği üzerine kurulmuş bir yönetilebilirlik projesidir.
Güvenlik; halkın güvenliği olarak değil, projelerin, fonların ve altyapının güvenliği olarak tasarlanmıştır.
Dış güvenliğin İsrail’e bırakılması da bu yüzden tercih edilmiştir: hızlı, sert ve yatırımcı açısından “öngörülebilir”.
Ama toplumsal açıdan sürdürülebilir değildir.
Meşruiyet üretmeyen güvenlik baskıya dönüşür. Baskı birikir. Biriken baskı ilk zayıf noktasından patlar.
Gazze yeniden inşa edilebilir; buna itiraz yok. Yollar yapılır, binalar yükselir, bankalar açılır. Ancak dış güvenliği İsrail’e teslim edilmiş, iç düzeni silahsız ve iradesiz bırakılmış bir Gazze; ayakta duruyor gibi görünse bile yaşayan bir şehir olamaz.
Bugün Gazze için kurulan masalarda eksik olan şey para değildir.
Eksik olan şey; güvenliği failden değil, meşruiyetten üretecek bir akıldır, ahlaktır, adalettir.
Bir şehri yıkanlar, o şehrin güvenliğini sağlayamaz. Cinayetin ve soykırım ortakları ne şehri ne de huzuru inşa edemezler...
Yapabilecekleri tek şey çatışmayı bir süre daha ötelemek ve sömürüyü bir süre daha genişletmektir.
Miraç, göğe çıkıştan önce insanın içine iniştir.
Kalbin karanlık odalarına bir kandil yakmadan,hiçbir semaya varılmaz.
Bu gece, yüklerimizi değil yaralarımızı Allah’a arz edelim....
Çünkü Miraç; güçlülerin değil, kalbi kırıkların yolculuğudur.
Secdede eğilen alın değil,kibrin boynudur.
Ve insan, Rabbine en çok kendi hiçliğini anladığında yaklaşır.
Miraç Kandiliniz; içinizdeki karanlığa doğan bir nur,ruhunuzda yeni bir başlangıç olsun.

SubhanAllah, walHamdulilah, wa La illaha ilAllahu, waAllahu Akbar, wa la Hawla wa la quwwata illa billah (Glory be to Allah, All Praise is for Allah, There is No God but Allah, Allah is the Greatest, There is no might or any power Except with Allah).
(The above) are the good deeds which endure [al-baqiyaatuS-SaliHaat] الباقيات الصالحات

