Bu kitaba başlamadan önce hakkında bildiğim tek şey Bela Tarr’ın yönettiği ve 7,5 saatlik süresiyle kült olmuş filmiydi ki onu da izlememiştim. Açıkçası kitap kulübünün bu ayki okuma programında olmasaydı radarıma girer miydi bilmiyorum. Yayımlandığı günden bu yana hakkında hiçbir şey okumamış olmak benim kabahatim değil zira hakkında olumlu olumsuz bir eleştiri görmek neredeyse imkansız. Sanki böyle bir kitap hiç yayımlanmamış gibi Türkçede. Umarım Gr’de ki okunurluğu ve yorumlarla bir nebze ilgisini çekmiştir okurun.
Şeytan Tangosu, Bereket Denizi Serisi ve Büyülü Dağ’la birlikte 2018’in en iyi kitapları oldu benim için ve belki de üstüne konuşması en zor kitabı. Eserin tümüne hakim olmak, göndermelerin, metaforların işaret ettiklerini kavrayabilmek mümkün değil. Yani konusunu anlat deseler bir çırpıda sayar dökerim lakin bunu yaparken muhtemelen kitabın derdinin yanına bile yaklaşamam. Göz korkutmak gibi olmasın ama Şeytan Tangosu’nu önerebileceğim pek fazla kişi tanımıyorum. Önereceklerim ise buradan sonrasında bol spoilera maruz kalacaklar, şimdiden uyarayım.
Hikayemiz Macaristan’ın bir köyünde geçiyor. Kitapta buradan ‘site’ diye bahsediliyor. Bu adlandırmayı, Sovyetlerdeki kolektif tarım çiflikleri (kolhoz) ya da İsrail’deki Kibultz benzeri olarak düşünmektense Antik Yunandaki siteler gibi düşünmek daha işlevsel geliyor. Böylece köyü mikro devlet olarak kodlayabilir ve anlatıyı evrenselleştirebiliriz. Bir çöküş toplumu ile karşı karşıyayız, aslında biz onlarla tanıştığımızda tamamlanmış bir çöküş bu. Ahlaki olarak yozlaşmış, pratik olarak işlevsiz, hareketsiz, üzerinde örümceklerin ağlarını dolaştırdığı bir yapı. Herkesin birbirini gözetlediği, birbirlerinin eşleriyle yattığı ya da yatmayı düşlediği, okulun öğrencisiz, doktorun hastasız, makinelerin kadük, ailelerin çocuksuz olduğu bu mekanda hikaye nereden geldiği belli olmayan çan sesleriyle başlar, zaten o seslerle de bitecektir. Çan sesleri altında İncil’in 7 büyük günahından Kıskançlık, Şehvet, Tembellik, Açgözlülük icra edilirken, toplumsal ilişkiler ağının dışına çıkış yasadışı bir edimde, diğer köylülerin parasına el konmada bulunur. Tam da bu planlar tartışılırken ‘geldiklerinin haberi’ ni kitabın tek inançlı karakteri Bayan Halisc’den alırlar. 1,5 yıl önce ölüm haberini aldıkları İrimais ve Petrina dirilmiş ve köye dönmektedir. “İsterse bir sığır bokundan şato bile yapar” denilen kurtarıcının gelişiyle planlar ertelenir, umutlar kurtarıcıya devredilir. Kitap boyunca hepsini anlamlandıramadığımız İncil göndermeleriyle karşılaşmaya devam edeceğiz ve bu referansları gördüğümüz her sahne ideolojik manipülasyonun aşikar olduğu hallerde ortaya çıkacak. Bu yanıyla Tolstoy’un Dirilişi aşılmış ve o inanç dünyası maddi dünyanın işleyişine kurban edilmiştir (biraz tanıdık geldi bu). Aynı nehirde iki kez yıkanamadığımız gibi aynı inanç düzeyine de iki kez çıkılamıyor, geçelim bu faslı.
Şeytan Tangosu 2 kitap, toplam 12 bölümden oluşuyor. 1. kitapta okur, aynı gün içinde yaşanan olayları sürekli geri dönüşler, perspektif kaymaları, bir olayı birkaç ağızdan dinlemeyle debelenir durur. Sanki bu cehennemvari iklim tarafından sarmalanmış, her edimde en başa atılmış buluruz kendimizi.
Diriliyoruz bölümünde kendimizi aynı günün sabahı bir polis, istihbarat merkezinde buluruz. Köylünün kurtarıcı olarak beklediği İrimais ve Petrina zaten en başta devlet dairesi koridorlarında doğmaktadırlar. Burada şöyle bir parantez açayım, Şeytan Tangosu 1985 yılında bir doğu bloku ülkesinde yazılıyor, duvarın yıkılışına 4 yıl var ve yazar istese bu anlatıyı ucuzundan bir reel sosyalizm eleştirisi üzerine kurar ve daha büyük bir prim yapabilirdi. Oysa kitap boyunca bize Macaristan’da ve 1985’de olduğumuzu sezdiren sadece 2 bölüm (1.kitap 2.bölüm ve 2.kitap 2.bölüm) var ve işlenişi itibariyle meselenin evrenselliğine halel getirmeden anlatıyor derdini. Bölüm “Başlarını üzerindeki saat, dokuz çeyreği gösteriyordu, başka ne bekleyebilirdi ki zaten” cümlesi ile açılıyor, hemen ardında örümcek ağları geliyor. Bu ağlara geleceğiz ama ıskalamamız gereken “başka ne beklenebilirdi ki zaten”dir. Hemen 1 sayfa sonra muhtaçlığın sürekliliğini sağlayan ( hep geri kalmış) bir saatin bahsi olunur ve bizim o saatin önünde yağmur taneleri karşısındaki filizin kaderine ortaklığımız “elimiz kolumuz bağlıdır” ile vurgulanır. Burayı tam da yazarın dediği gibi anlamalıyız, elimiz kolumuz bağlı. Determinst olma tehlikesi bir tarafa, bizim üzerinde hükmümüzün olmadığı bir hakikat var, biz ona tabiiyizdir ve her edimimiz zamanın ruhu tarafından belirlenmiştir. Bu zamanın dışına, bu zamanın kurallarıyla oynayarak çıkamayız. Ol sebepten yasanın dışına çıkış biçimimiz yasa tarafından belirlenmişse elimizdeki tek alternatif “ ne kadar rezil olursak o kadar iyidir.” Bu anlamda İrimais “kurtarıcı” değil, edebiyat tarihinin en önemli siniklerindendir. (bkz Sinik aklın eleştirisi) Toplumsal ilişkiler ağının çöplüğünü bilir ama yine de o ağın içinde işlemeye devam eder. Fantezi dünyasındaki tüm o patlayıcılar, her yeri yıkacağım, bombalayacağım kofluğuna buradan bakmak lazım. Bu bölümdeki her şey muğlaktır, ikilinin muhbirliği dışında. Ne olduğunu bilmediğimiz bir görevleri vardır, orada bir sıkıntı doğmuştur ve yüzbaşı dış mihrakların tehdidi altındaki bu zor günlerde onlardan yeni ve yine ne olduğunu anlamadığımız görevler beklemektedir. İkili binadan çıkar, rotalarını siteye çevirir ve “ mutfakta oturur, köşelere sıçar ve arada dışarı bakarlar” diye tarif ettiği köylüleri dolandırmak üzere yola çıkar. ( tam da burada Köylüleri Neden Öldürmeliyiz şiiri İbrahim Sadri sesiyle arka fonda çalar.)
Site’nin çürüyüşü, çözülüşünün her şeyi bilen özne tarafından kayıt altına alındığı 3.bölümde, masasının başında Macaristan ovasının coğrafi oluşum sürecini okuyan doktorla tanışırız. Ama bu bir ünvandan fazlası değildir, onu da diğerleri gibi ‘işlerken’ hiç görmeyiz. Kendini, köyü gözetleme, kayıt altına alma ve herkes hakkında notlar tutmaya adamıştır, günlük yaşamını da buna göre organize eder. Bu ve son bölüm bence kitabın en temel dertlerinin açığa çıktığı, yazarın düşün dünyasını okura açık ettiği bölümleri oluşturuyor. Bölümün başlığı bir şeyler bilmek ancak bilmek de bir işe yaramıyor. Şöyle açayım; doktorun pencere önüne kurulmaya karar vermesi ‘nafileliğin’ farkına varmasıyla oluyor. Sitenin içten içe çürüdüğünü anladığı an “sürekli olarak inşa edilen bu şeytani düzenin” içinde “kendisi her ne kadar çırpınsa da bu muzaffer yıkımın önüne geçebilmek için fazlasıyla güçsüz olduğunu” fark etti. Nasıl ki kitaplardan okuduğu coğrafi şekillenme onun dışında ve müdahalesine açık olmayan doğal bir olguysa, kayıt altına aldığı çözülme de onun müdahalesinin dışındadır ve “istese dahi en küçük bir değişikliği bile yapamayacağının ayırtına varmıştı; değişikliklerin bariz bir şekilde olumlu sonuç verdiği kanıtlanamıyordu.” Madem, bizim dışımızda işleyen ve bize muhtaç olmayan bir düzen var ve madem ki o “ağların” içinde tango adımlarıyla ileri geri geziyor ve en başa dönüyoruz, “iki kere banyo yapmanın da bir anlamı kalmıyordu.” Edebiyatın gücü bu olsa gerek, çemberin içinde kalma halini bu kadar iyi anlatabilecek başka bir araç tanımıyorum. Bartleby, yapmamayı tercih ediyordu, doktor ise yapıp yapmama arasında bir farkın olmadığı bir mekanizmayı imliyerek el artırıyor, belleğin ve hatırlamanın gücüne sığınarak. Lakin, bölümün sonundaki köylünün “doktor bey bunu yapmayacaktınız. Yapmayacaktınız bunu” serzenişi neye vurgu yapıyor anlamış değilim.
1.kitap boyunca çizgisel bir anlatı olmadığından bahsetmiştim, her bölümde bazen en başa dönerek o bir günü ve olaylarını farklı bakış açılarıyla görüyoruz. Bu günün olaylarının birleştiği yer, meyhanedeki tango sahnesi. Doktor evinden içki almak için çıktığında Ersike’yi meyhaneden içeri bakarken görür ve burada ne aradığını sorar, Ersike doktora ( bir gece başında sabahladığı için) kurtarıcı gözüyle sarılır ve doktor onu iter. Ardından kızın peşine düşse de yakalayamaz, yere devrilir ve bölüm yapmayacaktınız bunu ile sona erer.
Yerimiz dar, hızlı gitmeye çalışıyorum yoksa bu kitabın ben de edebi, politik, teolojik çağrışımları derya deniz ve şimdiden 2019 okumalarımın arasında ( Savaş ve Savaş ve yeni çıkacak kitabıyla birlikte) yer alacağını söyleyebilirim.
Geldik, sitenin tek işler mekanına, Meyhane. Örümceğin işi: Sekiz şeklinde bölümünde kurtarıcının dönüş haberiyle köylüler meyhanede toplanmaya başlamış görürüz. Bayan Halisc’in jargonuyla söylersek; “İncil zamanları geldi çattı.” Kitabın gerçekten inançlı tek karakteri Bayan Halisc ise tek materyalist karakteri de meyhanecidir. Buradaki materyalist vurgusu oldukça meta ağırlıklı olsa da en azından bilimsel bilgiye abartılı bir hürmeti olan bir karakter. Canı sıkıldıkça toplama çıkarma işlemleri yapıyor ve şu sahtekar İrimais’den onları kurtaracak bir sayı dizini arıyor. Amma ve lakin, o bir kez bile görünmeden ortalığı ağlarla kuşatan, her temizlikten sonra yeniden ortaya çıkan idealist örümceklerde bu mekanda iş tutuyor. Kitap boyunca farklı yerlerde ortaya çıkan, iki bölüme de adını veren bu örümcek ağları eserde ne işe yarıyor ya da neyi sembolize ediyor ona geleceğim ama bu bölüme adını veren 8 şeklindeyi mota mot, şekil üzerinden düşünmekte fayda var. 8 rakamı, yan çevrildiğinde sonsuzluğu, iki parçaya bölündüğünde ise çember anlamını verir bize, sonsuza kadar uzayan bir çember, her gün en baştan tekrarlanan bir ritüel. Ağları temizledikçe yeniden kurulan ama kurucusunu bir türlü görmediğimiz, bizim müdahalemizle ortadan kalkmayan bir yapı. Şunu artık söyleyelim, kitabın başındaki 1.5 sayfalık bölüm ile sonu bire bir aynı. Biz bir sürü şey olduğunu sanırken ki olurken her şeyi yine en başa sarıyor. Evet, en başa sarıyoruz ama artık en başta olduğumuz umutsuzluk düzeyinden daha derin bir umutsuzluk düzlemine geçiyoruz ve belki de sonsuza kadar gidecek bu sarmal her tamamlandığında biraz daha dibe batacağız. Kurguda kullanılan modernist müdahaleye beslediğim hayranlık, derindeki anlamla da örtüşünce ortaya övmelere doyamadığım bir eser çıkıyor.( şu saatte şahsıma bir mikrofon uzatılsa ve 20. Yüzyılın en iyi 100 eseri sorulsa Şeytan Tangosu’nu da kesin eklerim listeye)
Geldik 1.kitabın geçtiği günü baştan sona kuşatan, Sökülüyor yani Estike’nin hikayesine. İşlevsiz köyün “aile” olma şerefine nail tek evinin ( hayat kadını Bayan Horgos ve çocukları) en küçük kızı olan Estike, köylülerin ifadesiyle aklı melekeleri yerinde olmayan bir kız ama biz o akıllı köylülerin ne mal olduğunu biliyoruz zaten. Yaşadığı şiddet, aşağılanma ve zorbalıktan ( git oyun oyna!) kaçışın peşinde ilk olarak kör olmaya çalışıyor, herkesin birbirini gözetlediği yerde görmemeyi seçiyor. Bu girişiminde başarılı olamayınca ise kimsenin onu göremeyeceği kutusuna sığınıyor. Görmeme- Görünmeme çabalarını gerçekliği aşma, dışına çıkma isteği olarak okumak lazım ve ama onu da kutusundan çıkartıp müdahaleye açık hale getiren şey para ağacı oluyor. Hayalini kurduğu ağaç hayallerde kalınca kendini sokaklara atıyor, meyhanedeki Tango’yu camdan izlerken doktorla karşılaşıyor, o da onu tersleyince “meleklerin arasına giden yolu” irade bir müdahaleyle kısaltıp bir ‘şato’nun içinde huzurla uyuyarak melekleri beklemeye başlar. Eh artık kitabın tek masumu da olmadığını göre, büyük şeytanı da sahne alabilir.
Tüm günü kuşatan, hikayesi üç ayrı anlatıda kesişen ve anlatının dram öğesinin en güçlü hissedildiği Estike’nin hikayesi olmasaydı ne olurdu peki? Aslında hiç, yani kitabın konusu diyeceğimiz olaya doğrudan bir etkisi yok bu hikayenin. Ne köylü gitmekten, ne İrimais planından ne de olaylar sonsuz bir girdap halinde boka sarmaktan başka bir uğrağa geçecekti. Hikayenin devamı açısından sahip olduğu temel işlev; İrimais’in manipülasyonuna kurban gitmek, köylülerin ikna olma sürecini kısaltmaktan ötesi değil. Ama belki de masum ölüler üzerinden yapılan ideolojik müdahale ve yönlendirme şeytanın kurtarıcı pozisyonu için evrensel bir ihtiyaç olsa gerek, geçelim.
Örümcekler iş tutmaya devam ediyor. Mekan meyhane, kişiler köy halkı, durum berbat, “onları bir arada tutan dur durak bilmeden tükenen umutları”. “Umutsuz insanların çobanı” İrimais yani Mesih, onları Kenan ülkesine götürecek kurtarıcıyı bekliyorlar. Bekleyiş, çelişkiden azade değil, neyi bekledikleri de siliniyor bazen. İçiyor, dans ediyor ama yine de hareketsizler. Örümcekler ağlarını örmeye devam ediyor, bekleyiş uzuyor, Şeytan Tangosu’na başlıyorlar, Estike camdan onları izliyor, görmüyorlar ve kurtarıcını geldiğini bilmekten çok tahmin ediyorlar.
“Sanki bu kusursuz, çok özel ve görülmesi neredeyse olanaksız ağ zarar görmediği sürece keşfedilmesi mümkün olmayan saklı izbelerinde yere yapışmış halde her kıpırdanıştan, her çıtırtıdan haberdar olmaları önemliymişcesine..” Değindik biraz, bitirelim. Kitap boyunca etrafımızı saran metaforların başında örümcek ağları geliyor ve bu bizi birkaç okumaya gönderiyor. Evvela, site ve insanları görünmez ağlarla düzene bağlanmış, kuşatılmış, kıstırılmış varlıklardır. Bu ağın nasıl kurulduğunu görmez, hatta kurucuları da ortada yoktur ama o ağ yerli yerindedir. Yıkımın ve çürümenin farkındadırlar ( bu ne kokusu böyle) kurtulmak isterler ancak bunun için sergiledikleri her yırtma çabası ağın içinde gerçekleştirildiği için aslında kıpırtısız ve hareketsizidir, bir yanılsamadır. İkinci olarak bu ağdan kaçarak, yeni bir site arayarak kurtulamayız zira ağ esnektir, onu her alt ettiğimizde yeniden kurulur ve bu da bizi sonsuz bir çemberin içine hapseder orada eyler dururuz ve trajedi olarak başlayan trajedi olarak sona erer. Ağlar aynı zamanda hakikatle aramızda perde işlevi görür, görüş açımızı bozar ve şeytanlar kurtarıcı, göğe yükselen masumlar sakat olur. Yanlış anlaşılmasın, dini bir sürü görünen ve görünmeyen metafora rağmen bu bir ahlak hikayesi değil, ahlaki yargıların, yargılamaların bu tangoda yeri yok, bu tam da bugünde içinde bunaldığımız, kaçamadığımız, punduna getirip aldatamadığımız, her sabah baştan kurulan kaderimizin hikayesidir. Ve elbette yanlış anlaşılmasın, bu her satırına kefil olduğum bir edebiyat olayı, yüzyılın başyapıtlarından biridir, meselesini anlama, anlatmaya çalışırken muazzamlığını ıskalamak istemem.
Yorulmaya başladım, hızlanayım ki yazarda hızlanıyor 2.kitapla birlikte. Geri dönüşler, dolaşmalar son buluyor ve o mükemmel sona doğru fora yelken gidiyoruz.
2.kitap, 6.bölüm İrimais’in, “tanrının defterden sildiği kuzusu” hakkında yaptığı konuşma ile başlıyor. Konuşmanın bütünü, demagoji tarihine altın harflerle geçecek cinsten, neler söylenmiyor ki ama biz şuraya dikkat kesilelim, “yıldızımızın en sonunda yükselmeye başlaması için sonsuza kadar içimizde duracak.” İrimais zeki adam, kötünün zaferinin koşulunun iyinin yokluğu olduğunu o bilmeyecek de biz mi bileceğiz.
5.bölüm, hicret hazırlığı. Köylü evleri boşaltıyor, eşyalarını topluyor ve geriye kalanlardan kimse faydalanmasın diye her şeyi yıkıyorlar. Ama hal, gemileri yaktık geri dönüş yok hali değil. İrimais; “siz dostlarım bu saatten sonra özgürsünüz” dese de daha derine bir ağa bağlanacaklardır.
Laszlo, bir röportajında “Kafka olmasaydı yazar olmazdım,”diyor. Yolculuğun istikameti olan ‘şato’nun sürekli tırnak içinde olması bu sevginin en görünür hali. Kafka’nın ‘şato’su sürekli etrafında dolaşılan ama bir türlü içine girip huzura eremediğimiz yerken burada ‘şato’ kapılarını hemen açıyor ama huzur hak getire. Umudun ‘şato’su, siteden farklı değildir, çöküş ve çürümeden payını düşeni almıştır ve ağdan kaçarak özgürleşemeyen köylüler ağdaki fantezi dünyalarını yeni mekanlarına taşır. Rüyalar ve sanrılar eşliğinde biten bölüm, kitapta en sevdiğim yerlerden biri oldu. Karşımızda sadece hakikati değil fantazma dünyaları da çökmüş, orada dahi mutluluğu bulamayan bir topluluk var, güçlü Halisc’i su kenarında kambur bir cüce kovalıyor, Schmidt karısına ‘sahip olmak’ için saldırıp avucunu yalıyor, okul müdürü bir erkekle öpüşüyor, bayan Halisc hafif meşrep Bayan Schmidt’i yıkıyor ve nesabaholuyorduneakşamsadecebite viyeşafaksöküyoryadagünbatıyordu.
4.bölüm, hicret eden köylülerin ardından yola düşen irimais, Petrina ve sanyi’nin cennete gitmek mi kabus görmek mi karar veremedikleri, Estike’nin göğe yükselişi ve olayın inkarını içeriyor, kabusa sığınıp planlarına devam ediyorlar.
3.bölüm de kabusun sabahında köylüleri İrimais’i beklerken yıkılmış halde buluyoruz. Dolandırıldıklarından emin oldukları an kurtarıcı geliyor, Kafka’nın dediği gibi Mesih gelişi beklenmediği andan sonraki anda zuhur ediyor. Umutlar yeşeriyor lakin Futaki’de her şeyin ‘nafileliğine” uyanıyor, zaten ikinci bölümde adının yanına tehlikeli ibaresi bu yüzden vuruluyor. Boşunalığın farkında peşine düşüyor kurtarıcın diğerleriyle birlikte ve bir bir veda ediyoruz hepsine, umudun uzattığı işkenceleriyle başa başa bırakarak. “İşte elde edebilecekleri tek Kenan!”
2.bölüm, yine polis merkezindeyiz. İrimais’in raporuyla cebelleşiyor memurlar. Genel çürüme, yozlaşma ve çöküşten muhbirlerin dil bilgisi de payını alıyor; “işte, iç karartıcı bir süratle düşen genel seviyenin su götürmez yeni bir kanıtı” olarak karşılanıyor rapor. İrimais’in ihbar raporuyla birlikte site halkı devletin kayıtlarına da geçiyor ve ağ görünmez kalmaya devam ederek biraz daha sıkılaşıyor. Site halkı yırtmak (ağı yırtmak) için çıktıkları yolun sonunda denetlenebilir nesnelere dönüşüyorlar. Bu bölümü aynı zamanda Lucas’ın kemiklerini sızlatan resmi- kurumsal edebiyatın bir parodisi olarak okumak da mümkün. Raporun diline dair memurlarca yapılan ‘bulanıklık, anlaşılmazlık, sallapatilik, kasıtlı ya da bilmeyerek yapılan üstünü örtmeler’ dönemde gerçekçi ( ki olsa olsa resmi rapor gerçekçiliği olur) merkezler tarafından edebiyat dışı görülüp sadelik ve anlaşılırlık adına edebiyatın ruhuna el Fatiha okunmuştur. Memurların, raporu sadeleştirme çabaları bu anlayışın tipik bir taklididir ki aslında yaptıklarının bir işe yaramayacağı en çok da onu düzeltenler tarafından bilinmektedir.
Ve geldik sona, tur tamamlanıyor, çember kapanıyor ve başa dönüyoruz. Site’ye dışarıdan bakan, çürümeyi kayıt altına alıp, belleğe sığınan doktorun evindeyiz. Örümcek ağları oraya da sirayet etmiş yokluğunda. Site boşalmış, kapılar sökülmüş ve ortalarda kimseler yok. İşte tam bu esnada, kimseler görünmezken defterini açıyor ve not düşmeye başlıyor: “Kasığını kaşıyor, geriniyor. Odada geziniyor, yerine oturuyor.” Delirmeyle tanrı olma arasında kararsız, “ancak ve ancak ifadesini bulan şeyler meydana gelir” diyerek tanrı anlatıcı konumunu işgal ediyor. Neyin olduğunu değil neyin olması gerektiğinden bahsettiği bu hal, o mükemmel sondan önce beni çarpan şey oldu. Burada yine çan sesleri duyuyoruz, en başta çalan mı yeni bir çan mı bilmiyoruz bir önemi de yok. Dışarı çıkıyor, baştan beri duyduğumuz çan seslerinin geldiği yerde bir delinin “Türkler geliyi” çığlıkları ile çan çalışını duyuyor. Macar tarihinde Türk imgesi hakkında konuşmanın gereği yok sanırım. Evine dönüyor, dışarıda görülecek bir şey yok, tahtayla kapıları çivileyip kağıdın başına geçiyor ve kitap bittiği yerde yeniden başlıyor. Naçizane fikrim, aynı yere dönsek de bunun sonsuz bir döngü olduğu ve her seferinde daha da düştüğümüz yönünde.
Ama boş verelim şimdi bunları, umarım kitabı okumadan bu yazıyı okumazsınız, umarım elinizdeki işi, gücü, kitabı bırakıp hemen okursunuz ve kitabı okuduysanız eğer söylediğim her şeyin çok öznel bir bakış açısının ürünü olduğunu bu kitaba başlamadan önce hakkında bildiğim tek şey Bela Tarr