"Anneme ne diyebilirim? Teselli edecek hangi sözcükleri? Bak, bir aradayız ya da bunlar da geçecek, hatta babam ölmedi ya. Üzülsem, söylemek istesem bile ağzımdan böyle sözcükler çıkmıyor. Sessizce öylece duruyor, burnunu çeken, az önce ağladığı belli anneme bakıyorum. Niçin söyleyemiyorum? Çünkü haberi aldığımdan beri içimde bambaşka bir his ya da sezgi taşıyorum. Sanki asıl olay bu değil, asıl olay başımıza çok önce geldi. Annem yanlış yere ağlıyor, ben yanlış bir şeye üzülüyorum. Babamsa şimdikinin yanında çok ufak kaldığı çok daha büyük bir yanlışlıktan dolayı hapiste. Acılar zamanında asıl bu olay için çekilmeliydi, tüm teselli sözcüklerimiz zamanında onun için söylenmeliydi. Söylenmedi, acısı çekilmedi. Söylenmemişliğe, acısı çekilmemişliğe mahkûm oldu. Hangi olay bu, ne zaman oldu? Bilmiyorum, tek bildiğim şimdi bütün teselli sözcüklerini anlamsız, boş, saçma kılıyor…"
Ayhan Geçgin 1970 İstanbul doğumlu. Ortadoğu Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. 2003’te yayımlanan ilk romanı Kenarda’yı, Gençlik Düşü (2006), Son Adım (2011), Uzun Yürüyüş (2015) ve 2020 Orhan Kemal Roman Armağanı’nı alan Bir Dava (2019) izledi. Behçet Çelik ve Barış Bıçakçı ile konuşmaları Kurbağalara İnanıyorum adıyla kitaplaştı (İletişim, 2016). Uzun Yürüyüş Fransızca ve İtalyancaya çevrildi. İstanbul’da yaşıyor.
iyi şeyler söylemek zor maalesef. ayhan geçgin balyoz davasının romanını yazmak istemiş, ya da çok iddialıysa bu, balyoz davasını merkeze alan, bu da değilse, balyoz davasıyla ilgili bir roman yazmak istemiş. genelleştirme, soyutlama yoluna gitmemiş romanlaştırmak için. doğrudan dava tutanaklarından faydalanmış mesela. bu dava özelinde kalmış. ama oradan çıkara çıkara bir mağduriyet hikayesi çıkarmış. küçümsenecek şey değil elbette. ama edebiyat bunun üstünde, ötesinde. bunu belirtmeye bile gerek yok.
bir dava, tek boyutlu olması dışında biçimiyle de ayhan geçgin’den beklenmeyecek kadar düz, dümdüz bir roman. kişileriyle düz, arka planıyla düz, diliyle düz…zaten derinleşmeyen roman böyle düz olunca akmıyor da, açılamıyor da. uzatmak istemiyorum. zor bir şey denenmiştir, sonuçta ortaya çıkanın bir belge, bir tanıklık değeri vardır diye bitireyim. bir dava, daha iyisini yazacaklara bir kapı açar umarım.
Ayhan Geçgin, Balyoz davasından esinlenerek çarpıcı, günümüz Türkiye’sine hakim olan havayı adeta iliklerinize işleten güçlü bir siyasi roman yazmış. Romanın başlığı anlaşılacağı üzere aynı zamanda Kafka’ya bir gönderme. Ama Bir Dava çetin bir yazar olan Geçgin’in en içine girilebilir romanı. Siyasi roman derken, anlatıcı olan kadın kahramanın özel hayatındaki sınamalar, 4-5 yaşlarındaki oğluna bakışı gibi zenginleştirici yan unsurlar içerdiğini de belirtmek lazım. Bir erkek yazar olarak, anlatıcı olan kadının duygularını hiç iğreti durmadan yansıtabilmiş olması da övgüye değer.
Romanın etkili bulduğum bir yönü de, ülkede bunca “tuhaf” şeyler yaşarken, toplumun büyük bir bölümünün hiçbir şey olmuyor gibi hayatına devam etmesine inceden değinmesi. Hannah Ardent’in Kötülüğün Sıradanlığı kavramını hatırlattı bu bana. Hem toplumsal, hem psikolojik boyutuyla başarılı bir roman.
Elbette eleştirilebilecek yönleri de var. Mehmet karakterinin pek iyi işlenememiş olması, son kısmın biraz zorlama görünmesi gibi. Ama siyasi görüşünüz ne olursa olsun, haksızlığa maruz kalmış bireylerin ve yakınlarının neler yaşadıklarını, hissettiklerini anlamak için bile okumaya değer. Empati toplumumuzda en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden, malum. Artısı da, bazı farklı görüşlere rağmen, iyi edebiyat olması.
İşte size memleketteki durumu bir paragrafla vurucu bir biçimde özetleyen bir alıntı:
“İnşaatı hiç bitmeyen bir ülke, diyorum kendi kendime, sürekli yıkılıp yeniden yapılan bir ülke. Ama bu inşaat sözcüğünü belki daha geniş anlamak gerek. Temelleri hiçbir zaman tam oturmadığı için sürekli bir çöküş, yıkım, sarsıntı ya da deprem korkusuyla yaşayan, bu yüzden sürekli yenilenmesi gereken ülke. Meşruiyetini hiçbir zaman tam kuramadığı için hep tedirgin bir ülke. En sonunda sözcüğün bu kez en somut anlamıyla bir şantiyeye dönen, hep yıkıldı yıkılacak sürekliliğini durmaksızın daha da fazla, daha da yüksek binalar inşa ederek sürdürebilen ülke.” (s. 92)
karakteriyle kavga ede ede bitirdiğim kitaplardan oldu bir dava.
niye kavga ettik? birincisi, türkiye’den yurtdışına göçmüş sosyal bilimci bir akademisyende bu kadar düşük politik bilinç olamaz. kitaba fon oluşturan davanın döneminde yarattığı kafa karışıklığı nedeniyle onu bir kenara koyuyorum; ana karakterimiz aslı’nın anlatı boyunca bahsi geçen irili ufaklı, türkiye’de yoldan çevireceğiniz en andaval bireyin bile iyi kötü fikir sahibi olduğu her bir konuyla ilgili fikri/bilinci avrupa yakası’nın kokoş karakterlerinden bile az. hadi diyelim hep kendini böyle sıyırdı, hepimizin çevresinde var böyle apolitik insanlar… kardeşim sen asker kızısın ya. o zaman o apolitik olma halin onuncu yıl marşı tadında olacak. karakterin iler tutar yani bu açıdan pek yok.
gelelim aslı’yla ikinci kavga mevzumuza: karaktere sürekli “sen kadın değilsin” demem. yine bir erkek yazar-kadın karakter kavgasındayız. kitabı çoğunlukla dinlediğim için sayfaları işaretlemedim ve zaten böyle parmakla göstermek de istemiyorum ama karakterin kendi bedenini, çocuğunu, eşini, sevişmesini, annesini filan anlatma şekli çok erkek erkek. erkek beyni bu diye düşündüm sürekli.
bir de sıkıcı ya kitap (yetmedi mi sine sus artık?) yani davayı fona almasına kızmıyorum, odak noktasında olmak zorunda değil ama onun dışında ne oluyor? nereye bağlanıyor? bir yere de bağlanmak zorunda değil elbette ama o zaman ne anlatıyor? içimi kıydın erkek aslı. rabbim annene sabır versin hdhdjskhd.
Ayhan Geçgin’in 2019 Mart ayında yayımlanmış son kitabı “Bir Dava”yı bitirdiğimden beri aklımda bir soru dolanıp duruyor. Tanıdığın hemhal olduğun bir yazarı, önceki yazdıklarına göre mi değerlendirmeli; yoksa romanı kendi klansmanında ayrı olarak mı değerlendirmeli? Bu sorunun net bir cevabı olduğunu düşünmesem de, -belki de damarlarıma işlemiş olan ortayolculuktandır- yazarla ilgili oluşan bir kanaati ve beklentiyi eserden bağımsızlaştırmak pek mümkün değil. Yoksa, Tol ve Har gibi Türkiye’de edebiyat alanında yazılmış en iyi roman örneklerinden olan iki romanın yazarı Murat Uyurkulak’ın Merhume’sini belki bu kadar yerden yere vurmazdık. Konuya çok da üstü kapalı bir giriş yapamadım sanırım, “Bir Dava” ile ilgili görüş ve düşüncelerim için bakınız ilk paragraf. Ayhan Geçgin’in eğer ilk dört romanını “Kenarda”, “Gençlik Düşü”, “Son Adım” ve “Uzun Yürüyüş”ü okumuş bir okursanız; Ayhan Geçgin’in edebiyatına ve anlatmak istediği derde veya söylemek istediği söylemlere aşinasınızdır demek oluyor. Ve bu aşinalıkla ve oluşan beğeninizi bir kenara bırakıp “Bir Dava”yı okumak çok da kolay olmayacaktır baştan belirtmek gerek; başarabilirseniz ne ala. “Bir Dava” adını görünce aklımıza tabii ki Kafka’nın Dava’sı geliyor; ama zaten Geçgin bu ismi bu romana bilinçli olarak vererek, ipuçlarının en büyüğünü de vermiş oluyor. Evet; Türkiye siyasi tarihinde mevcut ve hatta çok yakın tarihimizdeki bir davanın öyküsünü, Kafkaesk bir ortamda okuyacağız. Bu kadar yakın bir tarihteki bir davanın “Balyoz Davası”nın hikayesini okumak, okuyucu olarak bizzat kendisini de içinde bulduğu bir sürece dönüşüyor. Roman; Balyoz Davası kapsamında tutuklanan bir Deniz Kuvvetleri amiralin ailesinin dışardaki(?) hayatını odağına alıyor. Anlatıcımız ailenin Amerika’ya yüksek lisans için gitmiş ve sonrasında Amerika’ya yerleşerek antropoloji akademisyeni olan kızı. Anlatıcımız davayı odağına alarak, hem kendi hayatındaki dönüşümü hem de Türkiye’deki siyasi-sosyal dönüşümü anlatmaya çalışıyor. Çalışıyor diyorum, çünkü hala tamamlanmamış bir süreçten bahsediyoruz. Ayhan Geçgin’in odağına aldığı dönüşüm, aslında kitabın da ana izleğini oluşturuyor. Davayla başlayan siyasi atmosferdeki değişim ile birlikte kentsel dönüşümle çepeçevre değişen İstanbul’un görüntüsü de bu atmosfere eşlik ediyor. “... bu inşaat sözcüğünü belki daha geniş anlamak gerek. Temelleri hiçbir zaman tam oturmadığı için sürekli bir çöküş, yıkım, sarsıntı ya da deprem korkusuyla yaşayan, bu yüzden sürekli yenilenmesi gereken ülke. Meşruiyetini hiçbir zaman tam olarak kuramadığı için hep tedirgin bir ülke. En sonunda sözcüğün bu kez en somut anlamıyla bir şantiyeye dönen, hep yıkıldı yıkılacak sürekliliğini durmaksızın daha da fazla, daha da yüksek binalar inşa edrek sürdürebilen ülke.” Anlatıcımızın hayatında yaşanan dönüşüm ve değişim de tüm bu dönüşümlere eşlik ediyor; eşini Amerika’da bırakışı, Türkiye’deki sevgilisiyle ilişkisi vb. Geçgin’in diğer romanlarında da rastladığımız “bağ”, “bağ kurma” konuları bu romanda da karşımıza çıkıyor. Anlatıcımızın ne Türkiye ne Amerika ile kuramadığı bağ, sevgilisiyle ve eşiyle kuramadığı bağ, okuluyla ve öğrencileriyle kuramadığı bağ, ailesiyle kuramadığı bağ ve bu bağ kuramama halini tüm kitap boyunca izliyoruz. Ama burada bu bağ kuramama sorunun modern birey bağlamında mı ele alındığı veya anlatıcının bu bağ kuramama ile ilgili asıl nedenlerine oldukça uzağız. Bu yüzden de bu bağ kuramama meselesi, okuyucu olarak pek inandırıcı gelmediği gibi belki de şımarıklık olarak görünüyor. Yuva-ev meselesi de romanın önemli konu başlıklarından; hem anlatıcının ev-yuva ile ilgili kafasındaki çelişki ve sorular hem anlatıcının çocuğunun bir yuvaya -kreşe- yerleştirirken yaşadığı sorunlar gibi; bir yuva bulunamayışı yerleşememe durumu. “Yuva? Ev? Ama burası bir ev değil, diyorum kendi kendime, bir zamanlar ev olduysa bile -gitmek, uzaklaşma istediğim ev- artık değil, bu da eve dönüş değil. Bütün eve dönüş hikayelerinin, o Odysseus hikayelerinin kesin sonu, artık ev yok. İşin aslı az çok bildiğim değil, hiç bilmediğim, bana yabancı bir toprağa dönüyormuşum gibi hissediyorum. Belki bu artık toprak bile değildir. Aslında ayak bileklerime kadar yükselen bir sis örtüsünün altında hissettiğim şey daha sıvı, daha cıvık bir madde.” Geçgin’in diğer romanlarında bu bağ kuramama meselesi bir çeşit panteizme, yeryüzü ile kurulan bağa varırken; bu kitapta böyle bir varış noktamız yok hatta bu bağsızlık bırakalım dağınık kalsın noktasında kalıyor. AmaAyhan Geçgin’in diğer romanlarındaki söylemin bitmesi durumuna bu romanda da takip ediyoruz. Ders anlatırken birden sözcükleri ve konuşmayı unutan anlatıcımız, daha sonrasında da söyleyememe durumunu sıkça yeniden türetiyor. “İşin doğrusu, söyleyecek tek bir sözüm yok. Bir yanıtım varsa, o da sessizlik. Üstelik, öyle ya da böyle, ben sessizliğimi nasıl gerekçelendirirsem gerekçelendireyim, sonuçta kaçınılmaz biçimde işbirliğiyle yüklü bir sessizlik. Şimdiyse bu kuşkulu konuşma çağında, hissettiğim yine kuşkulu bir sessizlik.” Kitabı okuyup bir an önce fikirlerini duymak istediğim bir kaç Ayhan Geçginseveri merakla bekliyorum. Benim göremediğim veya atladığım noktaları bulup çıkaracaklarına eminim. Bu yazıyı da, koskaca kitapta en sevdiğim cümlelerden biri ile bitirmek istiyorum: “.. bedenim üzerimde yalnızca benim hakkım olduğuna kendimi ikna etmek ister gibi.”
Çok uzak değil en fazla 5 ila 10 senedir mütemadiyen, olay baskın, şok operasyon, orduda inanılmaz olaylar, derin devlet çalışıyor minvalinde bol bol servis edilen habere maruz kaldık, kalıyoruz.
Hepimizin belki biraz uzak belki biraz yakın ama muhakkak hayatına bir yerinden değen olaylar yaşadık yaşıyoruz.
Ayhan Geçgin de sağolsun bu dönemlerde sadece olayların merkezinde yer alan kişilerin değil esasında onların çevresindeki kişilerin hayatına şahane bir kurguyla ışık tutmuş, ses olmuş,kalemine sağlık...
Kitabın kahramanı Aslı(belki adaşım diye biraz daha yakın buldum) babası evinden alınan bir amiraldir, babasının bir dava sürecine girmesiyle Aslı da Amerika'daki yerleşik düzenini, ailesi başta olmak üzere tüm yaşantısını bir gözden geçirmeye başlar. Biz Aslı'nın gözünden değişen bir Türkiye panoraması okuruz, hem de adeta kanlı canlı bir İstanbul dekoruyla. Betimlemeleri o kadar canlı ki yazarın, bi ara ben Aslı ile caddede yürüdüm sandım, Maltepe sahilde gözüm karardı, Silivri' de nefessiz kaldım sandım.
Kitap çok yordu beni, ama bu kitabı sevmemekten değil, kitabın aslında (bana göre) maksadına erişmiş, sistemin eleştirisi bile değil bizatihi kendisini tüm açık seçikliği ile gözler önüne sermesinden yoruldum okurken. Hatta sık sık bu hissiyatın çok tanıdık geldiğini düşündüm, düşündüm sonunda buldum, haber bülteni takip ederken de böyle oluyorum, izlemeden duramıyor izlerken rahat edemiyorum! Evet kitap bu açıdan işte zor.
49. Orhan Kemal Roman Ödülü sahibi kitabı ısrarla tavsiye ediyorum. Zira şimdiden 2021'de okuduğum en bana dokunan kitaplarından oldu.
Ayhan Geçgin'in Kurbağalara İnanıyorum'da yazdıklarını okuduğumda çok etkilenmiştim. çok doğru sorular sormasıyla beni kendisine hayran bırakmıştı. normalde bir yazarın yazınıyla, kendi fikirlerini biliyor olsam bile son kitabından başlayarak tanışmayı pek tercih etmem ama elimde Son Adım olmasına rağmen Bir Dava'yı okumayı tercih ettim. Yazarla ilgili referans noktam kendisinin kişisel fikirleri olduğu için, başka bir kitabıyla kıyaslama şansım da olmadığı için kitabı tek başına değerlendireceğim. ben kitabı oldukça beğendim. 4 yıldız vermiş olma sebebim sonunun biraz aceleye gelmiş olması. bu hikaye bir sonu hak etmiyor değildi bence, en azından belirsiz olan konulardan bir tanesinin daha belirli hale gelmesini beklerdim. sonu dışında kitabı edebi olarak çok beğendim, en çok da anlatıcının kadın olmasını beğendim. yazar erkek olmasına rağmen kadın yazmayı kotarabilmiş. duygu olarak edebi kadınlardan daha nötr bir karakter yazmış yine de kadının duygularını vermeyi başarabilmiş. kitaptaki "davanın" aksesuar olarak kullanılması okuyanları biraz mutsuz etmiş gibi anladım okuduğum eleştirilerden ama bence doğru bir şekilde kullanılmış dava. herhangi bir hukuki dayanağı olmayan bir şeyi romanın ana öğesi yapmak, ona yoğunlaşmak çıkmaz sokak bence. Ayhan Geçgin'le tanışma kitabımdan çok memnunum, sırada Son Adım var.
Aslı, eşi ve çocuğuyla Amerika’da yaşıyor. Bir üniversitede sosyal antropoloji üzerine dersler veriyor. Hayatının dönüm noktası ülke değiştirmek, uzaklaşmak değil, amiral olan babasının hapise atılması. Öyle birdenbire, hiç beklemezken oluveriyor bu. Türkiye’ye gelip gitmeye başlıyor bu dava süreci için, unuttuğu -ya da görmeyi bilinçli olarak bıraktığı- gerçeklerle yüzleşiyor, üşüyor, kızıyor, vazgeçiyor ve yeniden başlıyor. Zihninde yer eden tüm sistem çökmeye başlıyor. Sakin suda ağır ağır akan hayatı alabora oluyor. . Ayhan Geçgin ile tanışma kitabımdı Bir Dava. Konusu ve bu konunun unutulmaması adına (Balyoz davasına, o süreci yaşayan ailelere, çarpıklıklara değinmesiyle) sevdiğim ancak bazı yanlarıyla bana eksik gelen bir kitap oldu bu. Yazarın elimde iki kitabı daha var ve onları da merak ediyor, okumak istiyorum. Bir Dava’yı ‘her şeyiyle sevdim’ diyememe nedenlerim ise baş karakterimiz Aslı’nın tutukluğu (yazarın bize göstermek istediği şeylerin Aslı gibi bir karakter için çok temel düzeyde kalması, Aslı’nın tepkilerinin-sorgulamalarının yüzeyselliği) ve sonunun havaya tüm ağırlığınca bırakılması~ . Emine Bora kapak kolajıyla ~
Ayhan Geçgin, yine zor bir konuda edebiyatın tanıklık yapma görevini üstlenmiş... Açık konuşmanın/yazmanın oldukça zorlaştığı, bedellerin ağırlaştığı bir dönemde, metaforik bir anlatım yolunu seçerek, okurun da katkısını bekleyen bir roman yazmış bu kez... Kafkaesk bir dönüşümün yaşandığı bir ülkede, bir gecede tüm yaşamı değişen Aslı’nın hikayesi... Anlatılan senin de hikayenden bir parça olabilir...
Kitapçılarda defalarca elime alıp satırları arasında göz gezdirdim bu kitabı ve sonunda alıp okudum. Çok benzer hikayeleri farklı dönemlerde yaşıyoruz, yazar içimden geçen her şeyi satırlara dökmüş. Bazı yerlerde çok duygulanarak okudum. Mehmet karakteri ve onunla geçen olaylar dışında kitabı çok beğendim.
"Son Adım" ve "Uzun Yürüyüş"ten sonra farklı bir siyasal gündeme parmak basmak istemiş Ayhan Geçgin. Balyoz Davası'nı hatırlatacak şekilde kaleme aldığı kurmacada, deniz kuvvetlerinde amiral olan ve apansız tutuklanan babanın ABD'de öğretim görevlisi olan kızına odaklıyor hikâyeyi. Cümle kuruluşları gene kuvvetli, felsefi derinliği olan eli yüzü düzgün bir roman.
Bu kitabı iki yönüyle değerlendirmek istiyorum. İlki yazarın da kitabın sonunda belirttiği gibi gerçek bir davadan esinlenilerek ( Balyoz davası) yazılmış olması. Dava süreci hem sanıklar ve aileleri hem de suçlamayı yapan muktedirlerin gözünden anlatılmış. Bu yönüyle abartısız ve gerçekçi. İkinci yönü ise davada yargılanan emekli bir amiralin Amerika 'da yaşayan antropoloji hocası kızı Aslı'nın, bu dava dolayısıyla Türkiye'ye dönmesi, iddiannamenin hazırlanması ve yargılamanın başlaması sürecinde, yaşamını, geçmişini sorgulaması, deyim yerindeyse didik didik etmesi. Kitabın bu yönü daha çok ilgimi çekti. Aslı 'nın kendini tanıma ve bulma çabası çok güzel anlatılmış.
Okurken, bu romanı birçok kişinin edebi değil siyasi açıdan ele alacağını düşünüyordum; ne yazık ki haklı çıktım. Okuyucuların siyasi fikirleri, kitapla ilgili değerlendirmelerinde edebi fikirlerinin önüne geçmiş.
Oysa bu bir dava, haksızlığa uğramış herhangi bir kişinin davası olabilirdi. Ama burada Balyoz/Ergenekon davası örnek alındığından, liberallerin ("liberal" derkenki kastımı, başka sıfatlarla ve açıklamalarla açmak isterdim ama burası yeri değil) bu kitabı sevmesi çok zor gibime geliyor.
Ayrıca, yazar kitabın sonuna not düşmüş, gerçek bir olaydan esinlendim ama o olayı anlatmadım, minvalinde. Buna rağmen şöyle yorumlar var: Balyozda suçlular da vardı. Tamam da yazar Balyoz davasını anlatmıyorum demiş. Zaten ortada her bir Balyoz davalısını kapsayan bir genelleme falan yok; yalnızca bir kişi ve örnek bir dava var. Adalet yok, sistem insafsız. Ve bu da, bu ortamdaki birçok farklı haksız davadan yalnızca biri. Üstelik, bildiğim kadarıyla, Kürt hakları konusunda da duyarlı bir yazardan bahsediyoruz.
Taraf tutmak, ille de bir tarafa ait olmak zorunda mıyız? Adalet isteğini dile getirmek, yalnızca belirli bir taraf için olunca mı anlamlı? Tüm haksızlıklara ses çıkaramaz mıyız?
Yazarın cesaretini kutluyorum.
Aslında kendisi olaya politik bile değil felsefi açıdan yaklaşıyor; toplumun değil bireyin gözünden yaklaşıyor.
Keşke insanları dahil olduğunu düşündüğümüz grupların dışında tutarak, onlara sadece bir insan olarak bakabilsek. Senden farklı düşünse de, senin gibi anası, babası, kardeşi olan, doğrusuyla yanlışıyla bir insan. Dünya bir Hollywood filmi değil. Salt iyi, salt kötü yok.
Temel hukuk ilkelerinin yok sayıldığı, adalet kavramının içinin boşaltıldığı -Yeni Türkiye'de- bir davayı odak noktasına alıyor. İçinde yaşıyor olmasak gerçek dışı ya da distopik diye nitelendireceğimiz olaylar. Bir gece aniden içeri alınan askeri komutanlardan birinin Amerika'da yaşayan akademisyen kızının gözünden anlatıyor bu bitmeyen davayı. Adalet arayışını, eski devlet ya da yeni iktidar karşısında çaresizliği, geçmişte işlenen ve cezası çekilmemiş suçlarla yüzleşmeyi çok incelikli bir biçimde anlatmış. Askeriyenin zamanında işlediği suçlar ya da sonrasında alakasız nedenlerden dolayı uğradığı haksızlıklar, kutuplaşmalar, okuyucunun gözüne sokmadan, didaktik bir anlatıma kaçmadan anlatmayı başarmış. Küçük bir kız çocuğunun naifliğiyle akademisyen bir annenin bakış açısını harmanlayan bir dili var anlatıcının. Suçlu suçsuz kesin hatlarıyla eleştirmeden, yaşanan sıkışmışlığı, düşülen boşluğu, olan bitenden iğrenme duygusunu okura çok iyi geçiren bir roman.
Ayhan Geçgin - Bir Dava... Bu sene Orhan Kemal Roman Ödülü, Ayhan Geçgin'in "Bir Dava" romanına verildi. İş yoğunluğundan bölük pörçük de olsa okudum. Ergenekon Davaları'nı merkezine alarak, hapse giren bir emekli subay ve ailesini anlatıyor. Romanın baş kahramanı Aslı, Amerika'da akademisyen, babasının tutuklanma haberiyle şoke olup Türkiye'ye geliyor. Kötü bir evliliği küçük bir oğlu var. Savcıların bir fiil yokken suç icat etmeye çalışmaları, değişen Türkiye masalları ve hep mağdur AKP romanda güzel işlenmiş. Sanki kitabın devamı gelecek, eğer gelmeyecekse en az bir bu kadar daha anlatsaydı okyucunun kafasında bir şeyler bütünlenirdi diyesi geliyor insanın. Yakın tarih olaylarıyla ilgili yazmak her zaman bir nebze risklidir. "Bir Dava" derdi olan, ustaca yazılmış ama yarım kalmış bir roman hissi uyandırdı bende. Okumanızı öneririm. #ayhangeçgin #birdava #orhankemalromanödülü #roman #türkiyeedebiyatı #neokudum #neokusam #zorbakitabevikafe #book #bookstagram #instagram #kitap #kitaplık
Ayhan Geçgin'in diğer romanlarını okuyan biri olarak büyük bir beklenti ile başladım kitaba. Balyoz davası, romanın ana unsurunu oluşturuyor. Ülkedeki hukukun hiçleştirildiğini belirten vurucu birkaç ifade dışında, genelleştirilmiş bir mağduriyet var. Ve fakat o davalarda yargılanan pek çok askerin, geçmişinin kirli oluşuna değinilmemiş, tabiri caizse korkakça davranılmış. Evet, o davada yargılanan herkes suçlu değil, ama herkes kitapta verildiği gibi mağdur değildi.
Özce, büyük bir sabırsızlıkla beklediğim roman, maalesef ki hayal kırıklığı ile bitti.
Bu kitap yazarın okuduğum ilk kitabı.. derinliklere iniş tarzını sevdim.. sizi de nasıl sürükleyeceğine dair muazzam bir bilinç içerisinde yazılmış.. hayatın içindeki ayni paralel sürüklenme gibi biraz. ama kurgusal duzlemde belki vicdan muhasebesi yaparken bile biz ortadoğu’nun alev alev insanları biraz sert vuruslar mi bekliyoruz acaba. yanıp kavrulalım ve buzlara gomulelim. derinliklere teknedesiniz dalıp sığlara vuralım kendimizi. dalgası eksik bir okyanus gibi sanki bu kitap .. ama doygun ve doku bir deniz bu. siz her kimseniz oralardan yakalıyor sizi ve cekiyor derinlerine. ..
Benim için hayalkırıklığı oldu. Arka fonuna böyle bir davayı alan böyle yüzeysel bir varoluşsal sıkıntı hikayesi okumayı içime sindiremedim. Karakterin hikayesi etkileyici olsa davanın bireydeki yansımasını değerli bulurdum ama ne davayı ne kadını doğru düzgün anlamadık. Ayhan Geçgin beni Uzun Yürüyüş’ten sonra üzdü :/
Fetoş denen sümüklü hoca bozuntusunun itliğini yapan hakimlerin ve savcıların uydurduğu davalardan muzdarip bir asker kızının çevresinde dönen bir roman. Bu konuyu işleyen daha çok roman yazılması dileğiyle.