Birgül Oğuz’dan yalnızlık, güven ve arkadaşlık üzerine uzun bir hikâye.
“Şimdi ormanda bir patikada dalgın yürürken aniden ağaçların, boyumu aşan yabani otların arasına dalıp koşmaya başlamışım gibi hissediyordum. Tren hızlandıkça bir sevinç dalgası yükseliyordu içimde. Ama her an daha da kararan bir ormanda dikenli bitkilerin, böceklerin, gececillerin arasına fütursuz dalışımın ödeyemeyeceğim bir bedeli olduğu duygusuna da kapılıyordum. Davranışımın kaynağına belirsiz bir gelecekte varacağımı seziyordum.”
Birgül Oğuz was born in İstanbul in 1981. She obtained her Bachelor of Arts degree in Comparative Literature from İstanbul Bilgi University and completed her Master of Arts degree at the same university in the field of Cultural Studies with a thesis on The Collapse of Authorship and Literary Suicide in Oğuz Atay. Her various short stories, essays and translations were published in Turkish magazines and newspapers such as Varlık, Notos Öykü, Roman Kahramanları, Remzi Kitap, Radikal Kitap, Parşömen, Birikim and Felsefe Logos. The author and dramaturg of Waiting, performed by Tiyatro Oyunevi in 2009, she is also the author of a short fiction book, Fasulyenin Bildiği, with which she has received the 2007 Yaşar Nabi Nayır Youth Award. She is currently giving lectures on text analysis and European novel at Nazım Hikmet Academy Department of Literature in İstanbul. She is also the chief editor of Association for Evaluation and Accreditation of Engineering Programs since 2009.
Birgül Oğuz ile tanışma kitabımdı "İstasyon". Roman denemeyecek kadar kısa, öykü denemeyecek kadar yoğun kitabı bir solukta okudum. Yazarın gözlem gücüne, duru ve sade anlatımına hayran oldum. Pandemi günlerinde evlerimiz de bizim istasyonlarımız artık, kendimize sağaltma yöntemleri bulmaya çalıştığımız sığınaklarımız, kitap bu yönüyle de içinde bulunduğumuz zamanlara cuk oturdu. Şimdi yazarın diğer kitaplarında sıra...
Birgül Oğuz’dan okuduğum ilk kitap. Güçlü bir metin, etkileyici bir novella. Dili çok sağlam. Sıradan bir kalemde boğucu olabilecek bir konu, gerçeklik duygusu da iyi yaratılarak ustaca işlenmiş. Herşey kıvamında. Belirsizlikler ölçülü bir şekilde, yavaş yavaş açıklık kazanıyor. Kitabın bir özelliği de, metinde önemli bir yeri olan köpek Arkadaş’ı saymazsak tabii, tüm karakterlerin kadın olması. Bir erkek okur olarak bu hiç batmadı bana. Bu karakterler arasındaki ilişkiler, gerilimler, dostluklar çok iyi yansıtılmış. Zaten arka kapakta yalnızlık, güven ve arkadaşlık üzerine denmiş. Böyle bir adaya (bir istasyon eve ya da) çekilip hayatla yüzleşmek iyi olurdu diye hissedebilirsiniz okurken.
“Bazen bir şeyin dışarıda dinmesi gerekir. Bazen bir şey dışarıda diner. Bazen bir şey ancak dışarıda dinebilir.” syf.74
Evlere sıkıştığımız şu günlerde hafta sonu karantinamın birinci okuması Birgül Oğuz'un evi; gelip geçici bir istasyon, kendini arayışın, kendine hareketin ve kendince bir yalnızlığın sabit noktası olarak resmettiği bir uzun ada hikâyesiydi. Nefisti.
"Acının dinmesini sabırlı bir şekilde bekledim. Gücümün yetmeyeceği bir ağırlığı kaldırmaya çalışmam manasızdı. Biraz cesarete ihtiyacın var, hepai bu, dedim kendime. Her durumun içinden illa ki çıkılırdı, yeter ki dalıp gitme."
Yalnızlığın başkentinde, bir adaya sığınarak geçici bir istasyona vararak kendini arama ve arkadaşlık üzerine kısacık güzel bir roman ya da uzun bir öykü.
Deniz, yalnızlığının yarenliğini yitirmeden kendini bulma gayretinde bir ada içindeki gelip geçici bir istasyonda kalmaya başlar. Kendini, geçmişini ve hayatını sorgular...Bir yalnızlık hikayesini bize anlatır. Bende adeta Deniz bana kahveye gelmiş hissiyatı yarattı, sanki ayaklarını toplamış, kanepemde otururkwn dertleşiyorduk. Öyle sıcak öyle içtendi ki çok sevdim.
Adalara karşı hep güzel hatıra ve düşüncelere sahip olduğum için belki de beni çok derinden etkiledi. O kadar çok altını çizdim ki normalde 2 saatte bitiverirdim belki ama bile isteye sindirerek okudum. Yazarla tanışma kitabım oldu ve tanıştığım için çok memnun oldum. Sizlerin de tanışmasını ısrarla tavsiye ediyorum, keyifli okumalar!
”Başkaları için değerli şeylerin elimden bir daha fırlayıp gitmeyeceği ne malumdu? Kendi sularıma kapılıp baş aşağı batmayacağım ne malumdu?”
Kendini arama ve keşfetme hikayesi diyebileceğimiz İstasyon, Birgül Oğuz’un novella formunda yazdığı son kitabı. Yazarın daha önce Hah isimli kitabını okumuş ve yazım dilini çok beğenmiştim. O nedenle de son kitabı hemen edindim.
Deniz, akademiden ayrılıp, bir arkadaşının yokluğunda İstasyon evine bakmak üzere adaya gider. Orada yazmayı planladığı kitabına odaklanacakken aynı eve sığınan küçük bir kız ve bir köpek ile başbaşa kalır. Biz küçük kızın hikayesinin başlayacağını sanırken Deniz’in hikayesinin derinlerine ineriz ve ana karakterimizin dönüşümünü izleriz.
Bana garip bir şekilde Han Kang’ın Veda Etmiyorum kitabını anımsattı. Arada hiç bir bağ olmayabilir. Kalemini iki beğendiğim kadının benzer zamanlarda karlar altından hikayeler bulup çıkartmaları çok da tatlı bir denk geliş değil de nedir?
Kitabı beğenmeme rağmen “biraz daha konular açılabilir miydi, biraz daha derine inilebilir miydi?” diye düşünmeden de edemedim. Bence bu kitaba bir şans verin ve sonra düşüncelerinizi de paylaşmak için bu posta geri dönün.
Olanca güzelliğiyle tam bir kış kitabı. Bitirdikten sonra farkettim ki, olaydaki en önemli kahramanlardan biri bir köpek. Ve bu çok iyi geldi bana, o köpeğin bu kadar kendiliğinden orada oluvermesi :)
Tek seferde okudum, çok beğendim ✨ Dupduru bir dille, boğmadan kötülüğü, sıkmadan iyiliği aktarmış Birgül Oğuz. Kadınlarla çevrili olması da ayrı bir ferahlık katmış hikayeye.
Dünyadan ve insanlardan uzaklaşma, yalnızlık, sığınma, arkadaşlık, annelik, geçmişle hesaplaşma, insanlarla bağ kurma hepsi kurgunun içinde sembollerle iç içe geçiyor. Çok sürükleyiciydi ve içinde bulunulan koşullara dair çok fazla ipucu vermese de okurken gözümde canlandı. Sadece sanki okumayı umduğum daha fazla şey vardı, o sırada birden bitiverdi ama yine de okuyucuya bıraktığı açık noktalar olmasını da sevdim. Okuduğum ilk Birgül Oğuz kitabıydı, dili kullanışı bence çok başarılı, mutlaka başka kitaplarını da okurum.
Kendini tanıma, güven, yalnızlık üzerine harikulade bir metin. Mekan, eşya ve “arkadaş” la ilişkilenmesine dair ayrıntıları, ipuçlarını kaçırmamak için sanırım bir kez daha okuyacağım. Gelişigüzel tek bir cümle yok, yoğun bir edebi lezzet sunuyor kitap. “Böylece kendimi yabancılığımın ve dalgınlığımın pelür kağıdına sarıp dilediğimce dokunulmazlaşabiliyordum”
Bir solukta okuduğum, çok akıcı ve çok duygu yüklü bir novellaydı. Birgül Oğuz’la tanışma kitabı oldu benim için.
Öncelikle kitabın konusu özgündü bence fakat sıradan bir konuymuş gibi doğal anlatılmış. Deniz’in insanlardan yaşadığı kopma, çocukluğundan beri taşıdığı yalnızlığı beni çok etkiledi. Kitabın kadın karakterle üzerine kurulu olmasını ve “Arkadaş”ın kitaba dahil edilişini de çok sevdim.
Deniz’in Elif’de kendi yalnızlığını ve soğukluğunu görüp önce mesafeli davranması, sonra aradaki nahoş durumdan ötürü onunla iletişim kurmaya çalışması beni yer yer ağlattı. Deniz bir anda annesinde sevmediği ne varsa kendisini bir kız çocuğuna karşı bunları yansıtırken buldu. Sonrasında gelen aydınlanma, değişim ise kitapta çok sakin anlayışmış ama bence içten içi Deniz için dönüştürücü bir değişimdi.
Edebiyatımızın çağdaş kadın yazarlarını çok başarılı buluyorum. Birgül Oğuz da bu kitapla yanılmadığımı kanıtlamış oldu.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Bir ölüm ne kadar sevimli olabilir bilmiyordum, ama anneminki dayanılmaz derecede sevimsiz geliyordu bana. Ölmek için fazla genç olduğu ya da yokluğu bile günlerce fark edilmeyecek kadar münzevi bir hayat yaşadığı için değil. Bir daha dönemeyecek kadar dalıp uzaklaşmanın sarhoşluğuna ölmek pahasına kapılıp gittiği için.
Çok güzel bir kitap okudum ben. Dupduru cümlelerin, bir an'ı bu kadar yoğun, bu kadar güçlü anlatabilmesi nasıl mümkün olur? Hayretle, minnetle, çokça severek bitirdim. Hayallerime hayal, günüme sevinç kattı. Dün kapı çalıp da paketi açtığımdaki sevinç kadar büyük bir sevinç 🧡
Hah ile beni vuran Birgül Oğuz, bu kez uzun bir hikaye ile kalemini ustaca konuşturuyor. Acı ile tatlı arasında yaşanan bu uzun hikayede kahramanımız, kendisini geçmişin aynasında görmeye başlar, yolunun kesiştiği insanlar ve Arkadaş adında bir köpeğin dostluğu ile kendine merhamet etmeyi, hatta kendini bağışlamayı öğrenecektir. Özetle şöyle diyebiliriz ki Deniz'in kendisini dışına attığı dünya ile bağ kurma hikayesidir İstasyon.
Yazarla tanıştığım ilk kitap ve konu geçişleri arasındaki bağlantı güzel kurulmuş, severek okudum. Özgün bir üsluba sahip yaza, düşünsel sorgulamaları okura bıraktığı boşlukları okumak ve doldurmak keyifli idi. Finalini daha dolu beklediğim bir okuma yolculuğu olsa bile damakta kalan tat güzeldi.
Birgül Oğuz çok sevdiğim kalemlerden biri. Yüz sayfalık bir uzun öykü İstasyon. On iki yaşında bir çocukla, o yaşlardayken ruhen kaybolmuş bir yetişkinin buluştukları geçici bir durakta Arkadaş'ın yardımıyla nasıl yollarını bulduklarını anlatan bir hikaye. Sade ve güçlü bir dil, incelikle işlenmiş bir hikaye. Birgül Oğuz'la ilgili olarak şöyle bir his besliyorum, yazdığı her metinde yaralara öyle ustalıkla dokunuyor ki o yarayı sevdiren ince bir sızıyla okuyorsunuz.
Uzun zamandır beklediğim bir kitaptı. Bilinmeyen bir yerde, bilinmeyen bir zamanda bir ada, bir ev, bir sığınak, bir istasyona uğrayan kadınlar. Kaçan, saklanan, kaybolan kadınlar bir şekilde ülkenin belirli yerlerine yerleşen gizli istasyonlara sığınıyorlar. Kahramanımızda Üniversite’den atılan bir edebiyatçı. Boşluktan kurtulmak, hayata yeniden atılmak, geçmişinde kalan annesini unutmak için bu istasyonlardan birine yerleşir. Bir hesaplaşma bir arınma hikayesi. Boşlukları doldurmak size kalmış. Duru, sade bir dil... güzel bir hikaye...
Okumayı sabırsızlıkla beklediğim ama aynı zamanda okumak için sabrettiğim bir kitaptı İstasyon. Yeni çıktığında ve kitabın açıklamasına göz attığımda “Hemen okumalıyım bu kitabı!” hissi beni sarıp sarmalamıştı. Fakat elimde okumam gereken o kadar çok kitap vardı ki bir müddet sırasını beklemesi gerekiyordu.
Bir kış gününde, havanın pek de güzel sayılmadığı bir günde okuyuverdim işte kitabı. Sanki tam da bu havada okunmak için yazılmış gibiydi. Ve kitaptaki duygular sanki içimde ısınması gereken bir şeye temas ederek bir buzun katılığını aldı içimden.
“Deniz… Canım Deniz!” diyip sarılmak istedim kitabın baş kahramanına. Çünkü hayata karşı beceriksiz katılığı, yalnızlığının acımamak bir kere daha kanamamak için örülmüş paravan oluşunu, asık ve soğuk suratının yaralarını kapatan işlevini derinlerimde hissettim. Belki biraz özdeşim de kurdum.
Annesi ne yeterince iyiydi ne de yeterince kötü. Ne sevmesi için cesaret veriyordu ona ne de nefret etmek için. Dünyayla, arkadaşlarıyla ve kendisiyle de ilişkisi böyleydi Deniz’in. Bu nedenle kendisinin de dediği gibi “yalnız kalmaktan da kalamamaktan da deli gibi korkuyordu.”
Elif ise belki kendi çocukluğuyla yüzleştiği ve çözüldüğü bir uğraktı onun için. İstasyonun içindeki bir başka durak. Onu alıp yıllar önce sarması gereken bir yaraya götüren. Elif’in dizine pansuman yapılırken yıllar önce burnuna kadar çamura batmış ama annesi tarafından merak edilmemiş Deniz’in yaralarına pansuman yapılmıştı. Elif kaybolduğunda annesini ararken kaybolan Deniz bulunmuştu. Elif, İstasyon’un içinde iyileştiren ve ısıtan bir çocuk yüzüydü.
Eminim sana sarılma ihtimalim olsa ne yapacağını bilmeksizin tüm soğuk katılığında şaşakalırdın Deniz. Belki tedirgin ve rahatsız olurdun. Kuşkuyla yaklaşırdın bu halime. Çünkü oyunun içinde olmak bir sabah vakti açık bırakılan kapı ile tehlikeyi çağrıştırdı sana. Bu nedenle şaşkınlığını anlayabilirdim. Bir an önce çıkıp gitme isteğini de. Belki bir başka İstasyon’a. Ama sen de bilemezsin Deniz, bir gün çıkıp gitmek için uğradığın bir şehire, ne kadar yerleştiğini sen de bilemezsin.
This entire review has been hidden because of spoilers.
…”Evden uzaklaştıkça hafifliyordum, sırtımda, bacaklarımda, kollarımda somut olarak hissettiğim bir hafiflemeydi bu. Bir süre sonra sıçramalı bir yürüyüş tutturdum. Bedenimden taşan, ama taştığı halde çoğalan bir kuvvet vardı. Haz veren bir kuvvetti bu, ama aynı zamanda onu dışımda bırakmak istiyordum. Bu yüzden iyice hızlandım. Sıçrayarak yükseliyordum, bacaklarımı havada pergel gibi açıp ileride bir noktaya konuyordum ve kalkıyordum ve iki ayağımın havada olduğu esnada yukarıda yalnızca benim için gerilmiş o ipi göğüslüyordum. Uzaklaştıkça bir şeyleri açıklığa kavuşturduğum hissine kapılıyordum. Ve işte yine havaya kalktı kamçı, bakalım nereye inecek ?”
İstasyon, bir kadının iş hayatından nefes almak kaçıp geldiği (adeta bir istasyon gibi) adadaki günlerine odaklanıyor. Metafor olarak bir adet köpek ve bir kız çocuğu yer alıyor. Adada tanıştığı bu iki canlıya yüklediği anlamlar nedeniyle kendi hayatındaki boşlukları doldurmaya çalışan karakter, sanki bu istasyona ikmale gelmiş gibi hissederek bizi de yalnızlığının içerisine çekiyor. Anlatım gayet güzeldi, metaforik öğeler de yerli yerinde kullanılmış. Ancak bu amaç arayışındaki yolculukta amacın ne olduğu ve niye karakterin bu yolculukta yer aldığına dair altyapıyı göremedim. Uzun bir öykü (novella) tadı vardı. Daha fazla karakter geçmişi ve altyapısı olmasını isterdim.
Duru ve bir o kadar da engin kelime uzlamı, kitabın dört bir yanını sarmış. Sanki bir dostumuz karşımızda hayat hikayesi anlatırmışçasına berrak ve tüm algılarımızın içine enjekte ediyor kendisini. Hayatta hepimizin kendi iç hesaplaşması ve dahası bunun yarattığı melankoli vardır. Oluşan melankoli de genellikle dar bir kelime haznesinden dahası boğucu bir örgü yaratır. Bu eserde ise aksine, her şey açık bir gökyüzü misali, mamafih, ruhumuza dair ne varsa dalgasız deniz misali kalbimize akıyor. İnsana dair hislerin duygu sağanağı klişesine kapılmadan böylesine duru yansıtılmasına hayran kaldım. Ezcümle, şans eseri tanıştığım ama kalbime ilmek ilmek işleyen bir eser oldu.
Bu sene okuduğum en özel kitaptı. Kelimelerin ustaca birbirine sokulup bana bu kadar kısa sürede böylesine yakın arkadaş olacağını tahmin etmezdim. Yazarın okuduğum ilk kıtabı bu oldu, sanırım “Hah” merakla okumayı beklediğim diğer eseri olacak. İştahla, kana kana içtiğim bu kitap, misafirliği ve misafirliğe dair derin hisleri fısıldarken, uzakta olmayı çok isteyip aslında yalnız kalmaktan ne kadar korkulabildiğini hatırlattı bir kez daha. Elzemdi, tadı damağımda kaldı.
“çenesi dikkat çekici biçimde kalkik, göz kapakları yarı inikti; her şeye yukardan bakar bir ifade yerleşmişti yüzüne. incinmiş olmalı, diye düşündüm, gururunu göğsünde bir sirk topu gibi taşıyor; topu herkese göstermesi ve düşürmemesi lazım.”
birgül oğuz’la henüz tanıştım, gözlem gücü ayrı, gözlediğini ifade edişi ayrı güzel. ama en büyülü ve gerçek, bu yüzden de hüzünlü olanı, kendi içine yaptığı yolculuğu anlatım şekli diye düşünüyorum.
İstasyon, karlar içinde bir zamana ve dingin kendi halinde bir dünyaya doğru götürüyor sizi. Bir yandan huzursuz merak nedir onu hissediyorsunuz; diğer yandan “Güneyada”nın kendi ritmine kapılıp sakinleşiyor kendinize dönüyorsunuz. Birgül Oğuz’un ellerine sağlık! Okura, gerçek bir sığınak inşa etmiş.
Hikayesiyle, anlatımıyla beni aldı götürdü diyebilirim. Çok betimlemeden hoşlanmam fakat yazar kaçırdığımız ya da saliselik aklımızdan geçen anları öyle güzel anlatmış ki... Doyamadım. Gerçekten de biraz yalnızlık, biraz dostluk var bu kitapta. Gerçeklikte kalmış yanım üşürken betimlemeler sıcaklık hissettiriyordu.
(alıntı)"Paranoyaklar yine de şanlı sayılmalılar, diyordum içimden, hiç değilse birilerinin onlarla ilgilendiğini düşünüyorlar." İlginç bir iç hesaplaşma ve kendine karşı adaletli olma yolunda ilerleme üzerine bir hikaye.
İlk Birgül Oğuz okumam.. ama kesin; son olmayacak, annelik,arkadaşlık, tek başınalık, kalabalıklara karışamamak üzerine harikulade bir novella... Sıradaki Birgül Oğuz kitaplarımı kitap sipariş/okuma listelerime ekledim bile...