Rygard Battlehammer's Reviews > Carpe Jugulum
Carpe Jugulum (Diskdünya, #23; Cadılar, #6)
by
by
Discworld serisinin yirmi üçüncü, Cadılar'ın altıncı kitabı.
Verence ve Magrat'ın biricik evlatları dünyaya gözlerini açmış ve diyarın sakinleri, kraliyet ailesinin yeni üyesinin isim törenine katılmak için dört bir yandan yola çıkmıştır. Modern bir kral olmak için mütemadiyen çaba harcayan Verence ise geceye vampirleri de davet etmenin, iyi niyetli bir jest olacağı fikrine kapılır. RSVP'nin sadece başkalarının başına gelen bir kısaltma olduğundan emin olan, tepesi atmış bir Nine ile sarsılan Lancre Krallığı, bir de yönetime nazikçe el koymaya karar vermiş son derece modern vampirlerle yüzleşmek zorundadır artık.
Magrat'ın Kraliyet Ailesine transfer oluşu ve Agnes'in boşluğu doldurmak için, boşluğun hacmini tamamen görmezden gelerek ileri çıkması sonucu sarsılarak yoluna devam eden cadı coveninin maceraları, bu sefer muhafazakarlık-modernizm ve inanç-din çiftleri etrafında dolaşıyor. Terry yine fantastik hikayesini hem bireysel hem de toplumsal ikiliklere başarıyla sarmalıyor, tanıdık ama gelişen, değişen, büyüyen karakterleriyle dört bir yandan insanın ruhuna sızıveriyor.
Başı bitten kurtulmayan Lancre'ın bu seferki belası vampirler. Überwald'dan gelen ve Lancre'ı kişisel mini barlarına dönüştürmek isteyen Magpyr ailesi, aslında muazzam bir Neoliberalizm alegorisi. Count ve Bela de Magpyr ile evlatları Vlad ve Lacrimosa ve avaneleri kırmızı şarap içmeye çalışıyor, sarımsaklı atıştırmalıklar hazırlıyor, öğlen vakti yürüyüşler düzenlemeye gayret ediyor, rahat giysiler tercih ediyor, kırmızı şarap içmeye çalışıyor. Kimi zaman kendilerine Derek ve Tom gibi isimler seçip, casual sport giysileriyle partilerde boy gösteriyorlar.
Terry aslında alegorisini o kadar başarıyla hazırlıyor ki, bir noktadan sonra dünyamızın tekrar eden retorikleri ile Disk'in keskin kenarlı resimleri arasındaki çizgiler inceliyor, muğlaklaşıyor ve görünmez oluyor. Tıpkı bizim dünyamızda muhafazakarlardan ayrışan neoliberallerin, post modern propaganda ile, içi boş kimlik siyaseti ile ürettiği söylemlerin, özünde içinden kusuldukları pislikle zerre çelişmemesi gibi vampirler de tüm modernleşme çabalarına rağmen aslında basitçe mutlak iktidar ve şahsi yiyecek deposundan başka bir şey kovalamıyor. Nasıl neoliberalizm asla asli çelişkiye, sermaye birikimine, sınıf sömürüsüne çözüm bulma gereği duymuyor, burjuva diktatörlüğünü iteleyip duruyorsa, Magpyrler de kibar çay davetlerinin, açık havada sağlıklı yürüyüşlerin ardından, mutlaka özlerine dönüyorlar ve dalıyorlar boyuna.
Sayısız kez tekrarlanmış olan bir hikayeyi, Disk üzerinden yine anlatıyor aslında Terry sadece. Kah 1. dünya savaşından sonra çıldırmış, açlıkla doğu halklarına bakan İngiltere'yi bulabiliyorsunuz Vampirlerde, kah sanayi devriminin aç tekelcilerini. Veya kendi öznel örneğimizde, köhnemiş ve gerici geleneksellerden kopan modernistlerin yaşattığı macera ve mutluluk dolu yılları. Elbette nasıl o Drakulavari, gelenekçi siyasal islam milli görüşçülerden kopan AKP iktidarının, tüm post modern liberal makyajları ilk krizde nasıl parça parça döküldüyse, geleneksel faşizme, bombalanan köylere ve şehirlere, katliam ve işkenceye dönüldüyse, Magpyrler de ilk ciddi krizde, modern yolları "geçici olarak askıya almakta" zerre tereddüt etmiyorlar. O kadar tanıdık geliyor ki bazen, adeta yeni bir mizah katmanı ekleniyor kendiliğinden kitaba.
Bu politik skalada Verence da cihangir solu gibi karikatürize bir modern sözde öncüye denk düşüyor mesela. Kendi gözünden görünene göre, çalışıyor, uğraşıyor, halka önderlik ediyor. Elbette Verence'in ne yaptığı, kendi işine bakan yığınların asla umurunda değil. Aslında biraz EMEP gibi Verence (LOL). Asla ciddiye almıyorsunuz ama işinizin gücünüzün arasında ufak bir mola veriyor, eliniz belinde izliyorsunuz seğirmesini ve spazmlarını, yüzünüzde çarpık bir tebessümle. Asla hiçbir gerçek değişime neden olamıyor, asla kimsenin hayatına dokunamıyor ama kendi zihninin hücresinde "yeryüzü aşkın yüzü oluncaya değin" zıplıyor. Acımayla karışık bir bezginlikle, en fazla tahammül edilebilecek bir ahmaklık denizinde, bir o ana bir bu yana sürükleniyor. Ama günün sonunda mutlaka kendi ayaklarına takılıp düşüyor.
Bir taraftan da Terry'nin oynamayı pek sevdiği inanç(tam bu noktada Faith ve Belief'i net biçimde bir diğerinden ayıran yeni kelimelerimiz olsa güzel olurmuş) ve din ikiliği sayfalar arasında hükmünü sürüyor. Kaba bir bakışla aynı şeymiş gibi görünen kavramlar Pratchett'ın elinde öyle güzel yoğurularak ayrışıyor ki, kitabı kapattığınızda artık farklı nöronlar yakar buluyorsunuz kendinizi. İnanç üzerinden dengeler kuruluyor, yıkılıyor, kurallar bozuluyor ve çizliyor.
Carpe Jugulum tüm bunları yaparken, bir üst katmanda da vampir hikayelerini, mitlerini, inançlarını ve popüler kültürdeki örneklerini, muazzam bir süzgeçten geçirerek, gerçekten son derece eğlenceli bir tarifle koyuyor önümüze. Elbette Terry'nin elinden çıkınca, vampir janrası, kendine young adult yazarı diyen, gps ile dahi kendi kıçını bulmaktan aciz, yeteneksizlik abidesi az gelişmiş dışkı topakları tarafından, tartışmalı zekaya sahip ergenlerin sömürüldüğü, karın kası kapaklı kitapların edebiyat diye etiketlendiği bok festivaliyle kıyas kabul etmeyecek bir başarı ile yapıyor kitap bunu.
""Arabanın önüne dolandı ve kocaman bir pelerine sarınmış, kamburunu çıkararak oturmakta olan sürücünün yanındaki tahtayı tıklattı. "Şişşt! Sen nerelisin Bay Igor?"
Gölgeli şekil döndü
"Adımın Igor olduğunu dütünmenin tebebi nedir?"
"Şanslı tahmin?" dedi Ogg Ana.
"Uberwald'den gelen herketin adının Igor olduğunu dütünüyortun, değil mi? Bin ayrı itimden herhangi birine tahip olabilirdim be kadın."
"Bak, benim adım Ogg Ana ve bu da Agnet... şey, Agnes Nitt. Sen Kimsin?"
"Adım... Eh, atlına bakartan adım Igor," dedi Igor. Hemen parmağını kaldırdı. "Ama olmayabilirdi de!""
Bu katmanlara bir de Terry'nin artık imzası olmuş güçlü, kendine güvenen, varlığı ile gerçekliği dahi bükebilecekmiş gibi sahici karakterleri de eklenince, bir orkestranın uyumu gibi bir sonuç çıkıyor ortaya ve hikaye akıp gidiyor.
Bir iki ufak not kitabı okurken aldığım:
* Kitap elbette başta Draculalar olmak üzere, onlarca vampir ve gotik korku ve korku pardosi referanslarıyla dolu. Ama Mel Brooks'un Young Frankenstein'ını hatırlattığı anlar beni ayrıca bir mutlu etti.
* Agnes'in evil dead deneyimini Ash Williams'dan daha iyi karşılamış oluşuna değinmeden geçemeyeceğim.
* Ogg Ana'nın milli marşlar ile ilgili fikirleri boşuna değil. Ankh-Morpork milli marşına şuradan göz atılabilir.
* Vampirler ve kutsal semboller ile ilgili geliştirilen yaklaşımı özellikle çok sevdim. Spoiler derdim olmadan üzerine konuşabilmek de isterdim.
""Yani bu vampirlik... Piramit satışı gibi mi?" dedi Agnes.
"Pardon?" dedi Vlad. "Kim piramit satıyor?"
"Hayır, yani... Mesela beş boyun ısırıyorsun ve iki ay sonra kendine ait kandan bir gölün oluyor gibi?"
Vlad gülümsedi ama biraz ihtiyatla. Görüyorum ki öğrenecek çok şeyimiz var," dedi. "O cümledeki her kelimeyi biliyorum ama cümlenin anlamını çıkaramıyorum.""
Uzun lafın kısası, hemen her şeyi çok beğendim bu sefer. Aslında, kitapla ilgili canımı sıkan tek konu aslında çevirisiydi ki altını çizmem gerektiğine inanıyorum bunun; diğer Discworld kitaplarına kıyasla özellikle başarısız görünüyor çeviri. Niran Elçi maalesef kimi şakaları hiç anlamamış, tamamen ıskalamış. Otu boku saçma sapan yerelleştirmeye çalışırken da bildiğin zırvalamış. Çok kez, "Dur, burada bir saçmalık var," diye ingilizcesine geçiş yaptığımda fark ettim. Örneğin; South park şakasını fark etmemiş bile ve alakasız biçimde çevirerek içinden geçmiş. Piramit Sells şakasına ise baya uyduruk diyaloglar eklemiş "saadet zinciri" tabirini kullandığında geri kalan diyaloglar anlamsızlaştığı için. Yani ne gerek var buna? Bunun kararını sen veremezsin ki. Elbette Terry Pratchett çevirmesi kolay bir isim değil, kimi şeylerin gözden kaçmasına tolerans gösterebiliyorum. Ama bir yerde hiçbir pratik faydası yokken götünden uyduran çevirmen de insanın canını sıkıyor. 30 kitaptır çeviriyorsun bu adamı sen, yapma artık şu dandikliği.
Neyse, iyi bir kitaptı kısacası diyordum. Planladığımdan da daha saldırgan bir review oldu, onun da farkındayım ayrıca. Cadı serisindeki kitapların büyük bölümü gibi okumaya değer, çok yere dokunan, özel bir kitap bu. Okuyunuz, pişman olmazsınız.
Verence ve Magrat'ın biricik evlatları dünyaya gözlerini açmış ve diyarın sakinleri, kraliyet ailesinin yeni üyesinin isim törenine katılmak için dört bir yandan yola çıkmıştır. Modern bir kral olmak için mütemadiyen çaba harcayan Verence ise geceye vampirleri de davet etmenin, iyi niyetli bir jest olacağı fikrine kapılır. RSVP'nin sadece başkalarının başına gelen bir kısaltma olduğundan emin olan, tepesi atmış bir Nine ile sarsılan Lancre Krallığı, bir de yönetime nazikçe el koymaya karar vermiş son derece modern vampirlerle yüzleşmek zorundadır artık.
Magrat'ın Kraliyet Ailesine transfer oluşu ve Agnes'in boşluğu doldurmak için, boşluğun hacmini tamamen görmezden gelerek ileri çıkması sonucu sarsılarak yoluna devam eden cadı coveninin maceraları, bu sefer muhafazakarlık-modernizm ve inanç-din çiftleri etrafında dolaşıyor. Terry yine fantastik hikayesini hem bireysel hem de toplumsal ikiliklere başarıyla sarmalıyor, tanıdık ama gelişen, değişen, büyüyen karakterleriyle dört bir yandan insanın ruhuna sızıveriyor.
Başı bitten kurtulmayan Lancre'ın bu seferki belası vampirler. Überwald'dan gelen ve Lancre'ı kişisel mini barlarına dönüştürmek isteyen Magpyr ailesi, aslında muazzam bir Neoliberalizm alegorisi. Count ve Bela de Magpyr ile evlatları Vlad ve Lacrimosa ve avaneleri kırmızı şarap içmeye çalışıyor, sarımsaklı atıştırmalıklar hazırlıyor, öğlen vakti yürüyüşler düzenlemeye gayret ediyor, rahat giysiler tercih ediyor, kırmızı şarap içmeye çalışıyor. Kimi zaman kendilerine Derek ve Tom gibi isimler seçip, casual sport giysileriyle partilerde boy gösteriyorlar.
Terry aslında alegorisini o kadar başarıyla hazırlıyor ki, bir noktadan sonra dünyamızın tekrar eden retorikleri ile Disk'in keskin kenarlı resimleri arasındaki çizgiler inceliyor, muğlaklaşıyor ve görünmez oluyor. Tıpkı bizim dünyamızda muhafazakarlardan ayrışan neoliberallerin, post modern propaganda ile, içi boş kimlik siyaseti ile ürettiği söylemlerin, özünde içinden kusuldukları pislikle zerre çelişmemesi gibi vampirler de tüm modernleşme çabalarına rağmen aslında basitçe mutlak iktidar ve şahsi yiyecek deposundan başka bir şey kovalamıyor. Nasıl neoliberalizm asla asli çelişkiye, sermaye birikimine, sınıf sömürüsüne çözüm bulma gereği duymuyor, burjuva diktatörlüğünü iteleyip duruyorsa, Magpyrler de kibar çay davetlerinin, açık havada sağlıklı yürüyüşlerin ardından, mutlaka özlerine dönüyorlar ve dalıyorlar boyuna.
Sayısız kez tekrarlanmış olan bir hikayeyi, Disk üzerinden yine anlatıyor aslında Terry sadece. Kah 1. dünya savaşından sonra çıldırmış, açlıkla doğu halklarına bakan İngiltere'yi bulabiliyorsunuz Vampirlerde, kah sanayi devriminin aç tekelcilerini. Veya kendi öznel örneğimizde, köhnemiş ve gerici geleneksellerden kopan modernistlerin yaşattığı macera ve mutluluk dolu yılları. Elbette nasıl o Drakulavari, gelenekçi siyasal islam milli görüşçülerden kopan AKP iktidarının, tüm post modern liberal makyajları ilk krizde nasıl parça parça döküldüyse, geleneksel faşizme, bombalanan köylere ve şehirlere, katliam ve işkenceye dönüldüyse, Magpyrler de ilk ciddi krizde, modern yolları "geçici olarak askıya almakta" zerre tereddüt etmiyorlar. O kadar tanıdık geliyor ki bazen, adeta yeni bir mizah katmanı ekleniyor kendiliğinden kitaba.
Bu politik skalada Verence da cihangir solu gibi karikatürize bir modern sözde öncüye denk düşüyor mesela. Kendi gözünden görünene göre, çalışıyor, uğraşıyor, halka önderlik ediyor. Elbette Verence'in ne yaptığı, kendi işine bakan yığınların asla umurunda değil. Aslında biraz EMEP gibi Verence (LOL). Asla ciddiye almıyorsunuz ama işinizin gücünüzün arasında ufak bir mola veriyor, eliniz belinde izliyorsunuz seğirmesini ve spazmlarını, yüzünüzde çarpık bir tebessümle. Asla hiçbir gerçek değişime neden olamıyor, asla kimsenin hayatına dokunamıyor ama kendi zihninin hücresinde "yeryüzü aşkın yüzü oluncaya değin" zıplıyor. Acımayla karışık bir bezginlikle, en fazla tahammül edilebilecek bir ahmaklık denizinde, bir o ana bir bu yana sürükleniyor. Ama günün sonunda mutlaka kendi ayaklarına takılıp düşüyor.
Bir taraftan da Terry'nin oynamayı pek sevdiği inanç(tam bu noktada Faith ve Belief'i net biçimde bir diğerinden ayıran yeni kelimelerimiz olsa güzel olurmuş) ve din ikiliği sayfalar arasında hükmünü sürüyor. Kaba bir bakışla aynı şeymiş gibi görünen kavramlar Pratchett'ın elinde öyle güzel yoğurularak ayrışıyor ki, kitabı kapattığınızda artık farklı nöronlar yakar buluyorsunuz kendinizi. İnanç üzerinden dengeler kuruluyor, yıkılıyor, kurallar bozuluyor ve çizliyor.
Carpe Jugulum tüm bunları yaparken, bir üst katmanda da vampir hikayelerini, mitlerini, inançlarını ve popüler kültürdeki örneklerini, muazzam bir süzgeçten geçirerek, gerçekten son derece eğlenceli bir tarifle koyuyor önümüze. Elbette Terry'nin elinden çıkınca, vampir janrası, kendine young adult yazarı diyen, gps ile dahi kendi kıçını bulmaktan aciz, yeteneksizlik abidesi az gelişmiş dışkı topakları tarafından, tartışmalı zekaya sahip ergenlerin sömürüldüğü, karın kası kapaklı kitapların edebiyat diye etiketlendiği bok festivaliyle kıyas kabul etmeyecek bir başarı ile yapıyor kitap bunu.
""Arabanın önüne dolandı ve kocaman bir pelerine sarınmış, kamburunu çıkararak oturmakta olan sürücünün yanındaki tahtayı tıklattı. "Şişşt! Sen nerelisin Bay Igor?"
Gölgeli şekil döndü
"Adımın Igor olduğunu dütünmenin tebebi nedir?"
"Şanslı tahmin?" dedi Ogg Ana.
"Uberwald'den gelen herketin adının Igor olduğunu dütünüyortun, değil mi? Bin ayrı itimden herhangi birine tahip olabilirdim be kadın."
"Bak, benim adım Ogg Ana ve bu da Agnet... şey, Agnes Nitt. Sen Kimsin?"
"Adım... Eh, atlına bakartan adım Igor," dedi Igor. Hemen parmağını kaldırdı. "Ama olmayabilirdi de!""
Bu katmanlara bir de Terry'nin artık imzası olmuş güçlü, kendine güvenen, varlığı ile gerçekliği dahi bükebilecekmiş gibi sahici karakterleri de eklenince, bir orkestranın uyumu gibi bir sonuç çıkıyor ortaya ve hikaye akıp gidiyor.
Bir iki ufak not kitabı okurken aldığım:
* Kitap elbette başta Draculalar olmak üzere, onlarca vampir ve gotik korku ve korku pardosi referanslarıyla dolu. Ama Mel Brooks'un Young Frankenstein'ını hatırlattığı anlar beni ayrıca bir mutlu etti.
* Agnes'in evil dead deneyimini Ash Williams'dan daha iyi karşılamış oluşuna değinmeden geçemeyeceğim.
* Ogg Ana'nın milli marşlar ile ilgili fikirleri boşuna değil. Ankh-Morpork milli marşına şuradan göz atılabilir.
* Vampirler ve kutsal semboller ile ilgili geliştirilen yaklaşımı özellikle çok sevdim. Spoiler derdim olmadan üzerine konuşabilmek de isterdim.
""Yani bu vampirlik... Piramit satışı gibi mi?" dedi Agnes.
"Pardon?" dedi Vlad. "Kim piramit satıyor?"
"Hayır, yani... Mesela beş boyun ısırıyorsun ve iki ay sonra kendine ait kandan bir gölün oluyor gibi?"
Vlad gülümsedi ama biraz ihtiyatla. Görüyorum ki öğrenecek çok şeyimiz var," dedi. "O cümledeki her kelimeyi biliyorum ama cümlenin anlamını çıkaramıyorum.""
Uzun lafın kısası, hemen her şeyi çok beğendim bu sefer. Aslında, kitapla ilgili canımı sıkan tek konu aslında çevirisiydi ki altını çizmem gerektiğine inanıyorum bunun; diğer Discworld kitaplarına kıyasla özellikle başarısız görünüyor çeviri. Niran Elçi maalesef kimi şakaları hiç anlamamış, tamamen ıskalamış. Otu boku saçma sapan yerelleştirmeye çalışırken da bildiğin zırvalamış. Çok kez, "Dur, burada bir saçmalık var," diye ingilizcesine geçiş yaptığımda fark ettim. Örneğin; South park şakasını fark etmemiş bile ve alakasız biçimde çevirerek içinden geçmiş. Piramit Sells şakasına ise baya uyduruk diyaloglar eklemiş "saadet zinciri" tabirini kullandığında geri kalan diyaloglar anlamsızlaştığı için. Yani ne gerek var buna? Bunun kararını sen veremezsin ki. Elbette Terry Pratchett çevirmesi kolay bir isim değil, kimi şeylerin gözden kaçmasına tolerans gösterebiliyorum. Ama bir yerde hiçbir pratik faydası yokken götünden uyduran çevirmen de insanın canını sıkıyor. 30 kitaptır çeviriyorsun bu adamı sen, yapma artık şu dandikliği.
Neyse, iyi bir kitaptı kısacası diyordum. Planladığımdan da daha saldırgan bir review oldu, onun da farkındayım ayrıca. Cadı serisindeki kitapların büyük bölümü gibi okumaya değer, çok yere dokunan, özel bir kitap bu. Okuyunuz, pişman olmazsınız.
Sign into Goodreads to see if any of your friends have read
Carpe Jugulum.
Sign In »
Reading Progress
July 17, 2022
–
Started Reading
July 17, 2022
– Shelved
July 18, 2022
–
9.18%
"Hodgesaaah'ı zaman zaman ormanın kenarında veya çayırlarda görüyordu. Onu gördüğünde, kraliyet şahincisi genellikle şahinlerini savuşturmaya çalışıyor oluyordu, çünkü kuşlarının eğlence anlayışı ustalarına saldırmaktan ibaretti. Özellikle Kral Henry adlı kartal, Hodgesaaah'ın dev bir kaplumbağa olduğunu düşünüyor ve onu havaya kaldırıp kaldırıp yere atıyordu."
page
36
July 19, 2022
–
40.05%
""Şey... büyü mü yapacaksınız?" dedi Oats.
"Bir sorun mu var?" dedi Ogg Ana.
"Yani... şeyle alakası var mı?" Kızardı. "Ee... giysilerinizi çıkarmak, etrafta dans etmek ve şehvetengiz, müstehcen yaratıklar çağırmakla falan? Çünkü ben bir parçası olamam. Om'un Kitabı, sahte büyücülerle ve aldatıcı kahinlerle ilişki kurmamızı yasaklıyor."
"Sahte büyücülerle ben de ilişki kurmam" dedi Ogg Ana. "Sakalları düşüyor çünkü,""
page
157
"Bir sorun mu var?" dedi Ogg Ana.
"Yani... şeyle alakası var mı?" Kızardı. "Ee... giysilerinizi çıkarmak, etrafta dans etmek ve şehvetengiz, müstehcen yaratıklar çağırmakla falan? Çünkü ben bir parçası olamam. Om'un Kitabı, sahte büyücülerle ve aldatıcı kahinlerle ilişki kurmamızı yasaklıyor."
"Sahte büyücülerle ben de ilişki kurmam" dedi Ogg Ana. "Sakalları düşüyor çünkü,""
July 19, 2022
–
61.48%
""Hey tanrılar... Biraz çay ister misin?"
"Ne?"
"Berbat bir gece. Bir süre buradaysak, çaydanlığı ocağa koyayım."
"Onun birazdan kana susamış bir vampir olarak doğrulabileceğinin farkında değil misin ve adam?"
"Ha," Şahinci, kıpırtısız şekle ve dumanı tüten örse baktı. "O zaman... onunla, midende bir fincan çay varken yüzleşmek daha iyi bir fikir bence," dedi."
page
241
"Ne?"
"Berbat bir gece. Bir süre buradaysak, çaydanlığı ocağa koyayım."
"Onun birazdan kana susamış bir vampir olarak doğrulabileceğinin farkında değil misin ve adam?"
"Ha," Şahinci, kıpırtısız şekle ve dumanı tüten örse baktı. "O zaman... onunla, midende bir fincan çay varken yüzleşmek daha iyi bir fikir bence," dedi."
July 22, 2022
–
97.7%
""Güzel bir gün olacak gibi," dedi Oats mutlulukla. Kendini gerçekten de mutlu hissettiğini fark ederek şaşırdı. Hava ayazdı ve geleceğin oalsılıklarla dolu olduğunu hissediyordu."
page
383
July 26, 2022
–
99.74%
"Kitaba review yazmadan önce tekrar göz atarken fark ettim ki, kitaptaki "modern vampirlerin" geleneksel vampirlerden ayrışması, AKP'nin fazilet Partisi'nden ayrışmasına benziyor. Galiba Verence de cihangir solu ile YAE'ciler arası bir şey oluyor bu bağlamda, LOL."
page
391
July 28, 2022
– Shelved as:
my-reviews
July 28, 2022
– Shelved as:
discworld
July 28, 2022
–
Finished Reading
